29 Haziran 2012 Cuma

Aşk mı Bağımlılık mı?


Kişisel profillerinizi doldururken ilişki bölümüne aşağıdaki seçenekler de eklensin diye düşünenlerin sayısı çoktur herhalde.

 
İlişkisi;
- Var; ama bir küs bir barışık
- Bana göre var, ona göre hiç olmamış
- Aslında yok; ama olsa iyi olur  

Son zamanlarda psikologlara en fazla sorulan sorulardan biri:
“Sorunlu bir ilişkim var. Kurtulmak istiyorum ama kurtulamıyorum. Sizce bu aşk mı, yoksa alışkanlık mı?” sorusuymuş.

Aşk – Alışkanlık – Bağımlılık

Eğer ilişkinizden kurtulma isteği taşıyor; ama bunu bir türlü başaramıyorsanız, bu alışkanlık değil bağımlılıktır.

Klinik Psikolog Selen Fehimoğlu aşk bağımlılığını şöyle tanımlıyor:
“Aşk bağımlılığı, karşılanmayan ihtiyaçları gidermeye yarayan psikolojik bir bağımlılıktır. İstek ve ihtiyaçları dikkate alınmamış veya gereksiz görülmüş, eleştirilmiş kişiler çoğunlukla beklentilerini farkında olmadan kısıtlarlar.
Öyle ki bu kısıtlama yanlış düşünce biçimlerine dönüşür: ‘İhtiyaçlarımın hiçbir anlamı yok’, ‘Kimse beni dikkate almıyor’, ‘Yakınlaşmak bana zarar vererebilir”, ‘Sevilmeye layık değilim’, ‘zaten beni kim sever ki?’ gibi sağılksız düşüncelere.

Bu düşünceler halihazırdaki veya geçmişteki ilişkilerin yaralarını sarmaz, ancak aşk bağımlılarının hayatlarına yön verir. İlgi görmek, korunmak veya karşılaştıkları problemleri çözebilmek için bu kişiler diğer insanlara bağımlı hale gelir. Çoğunlukla bitmeyen korkuları ve çok sevilmeyle beraber hayranlık uyandırma hayalleri vardır.

Diğer kişiler tarafından reddedilmek, acı çekmek, yeni yaşantılara açılmak onlar için korku vericidir.
Sevgi alışverişinde bulunma konusunda kendilerine güvenmezler. Sevilebileceklerine inanmamakla beraber sürekli aşk ister, bekler ve umut ederler.
Aşk bağımlıları için bu duygu sürekli bir takıntı düzeyindedir, bir parazit gibi kişiyi tüketir.
Değişimi sevmez. Gerçek samimiyetten yoksundur.
Entrikalıdır. Kişi kendini bu konuya adaması gerektiğine inanır.”

Selen Fehimoğlu, aşk bağımlılığının belirtilerini de şöyle sıralıyor: 
 
- Gençlikte yeterince ilgi görmemiş olmak.
- Aile, ebeveyn ve eşlere karşı yakınlık hissedememe, yalnızlık duygusu.
- Aşk dışındaki ilişkileri önemsememek.
- Bir ilişkiyi başka bir ilişki için bitirme eğilimi, ilişkisiz olamama.
- Bedeli ne olursa olsun terk edilmemek ve reddedilmemek için elinden geleni yapmak.
- İlişki olmadığında kendini yarım hissetmek.
- İsteklerini ihtiyaç zannetmek (Onsuz olamıyorum).
- Biten bir ilişkinin ardından hemen yeni bir ilişkiye başlamak.
- Cinsel çekimi ve cinselliği yemek ve su ile bir tutmak.
- Yoğunluğu yakınlık zannetmek.
- Cinsel partneri veya ilişkisi olmadığında kendisini değersiz hissetmek.
- Cinsel çekimi sevgi veya aşk zannetmek.
- Sevgi veya yakınlık ihtiyaçlarını cinsellikle karşılayabileceğini düşünmek, bunun için farklı kişilerle beraber olmak.
- Yalnızca kendi morallerini yükseltmek ve sıkıntılarını gidermek için cinselliği kullanmak.
- Kendi iç çatışmalarından kaçınmak için tüm beklenti ve ihtiyaçlarını aşık olduğu kişi ile karşılamayı düşlemek.
- Görünmeyen veya ifade edilmeyen psikolojik ızdırap.
- Çocukluklarında ve şimdiki hayatlarında kendileriyle yeterince ilgilenilmediği ve yeterince desteklenmedikleri için ebeveynlere ve eşlere karşı içten içe bitmeyen öfke duymak.
- Sürekli hayat tarzını ve değerlerini sorgulamak.
- Çılgın, umutsuz veya fevri olmak.
- Bir problem yaşadıklarını inkar etmek.
- Kontrol dışı davranışları normal olarak tanımlamak. 

Peki, aslında AŞK nedir? 

AŞK, yanındakinin bir şeyler yapma hakkını teslim etmektir, saygıdır.
AŞK, zaaflarımızın olduğunu ortaya çıkarır, kabullenmektir.
AŞK, korumaktır, sorumluluktur.
AŞK, sizi kucaklayan kolların gittikçe daha çok sarılmasıdır; mutluluktur.
AŞK, kocaman yatağın üçte birine sığmaktır, yakınlıktır.
AŞK, uyandığınızda rüyanızı yanınızda bulmanızdır; düşlerin gerçek olmasıdır..
AŞK, tanıdığını zannettiğin insanın yeni yanlarını keşfetmektir; tazeliktir.
AŞK, asla anlatılmayacak özel bir hikâyedir.
AŞK, en güzel duygudur, mutlu eder, mutluluk verir. 

AŞK Dolu Günler Dileriz...
 

26 Haziran 2012 Salı

Çocukların Tepkilerini Nasıl Yorumlamalıyız? - 2 Özel Haber


Soru: Çocuklar babalarıyla tatilden döndükleri zaman, çok asabi oluyorlar, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum.

Cevap: Bu gibi durumlarda sabırlı olun. Neler yaptıklarını, tatilin nasıl geçtiğini sorun, anlatsınlar. Babalarıyla vakit geçiriyor olmalarının çok normal olduğunu hareketlerinize yansıtın.

Eve döndükleri ilk gün daha önce çocuklarınız uygulasın diye koyduğunuz kuralları hemen dayatmayın. Size yeniden alışmaları için onlara zaman verin.

Soru: Çocuklar babalarıyla vakit geçirdikten sonra, benimle birlikte yaşadıkları evde kendilerini bir yabancı gibi hissediyorlar. Sanki yanlış evdeymiş gibi davranıyorlar. Nasıl davranacağımı bilemiyorum.


Cevap: Her zaman yaşadıkları bir evi küçümseyip, ruh hallerini rahatsız edecek tavırlar takınmaları çocuklar için zararlı bir davranış. Eğer yapabiliyorsanız, eski kocanızla bir araya gelip, çocuklarınızla konuşun. Kafalarını karıştıracak tavırlardan uzak durmalarını sağlayın. Ve mümkünse eve karşı olan saygılarını ve sevgilerini tetikleyici davranışlarda bulunun. Mesela onlara yanlış evde olmadıklarını anlatın. Ama oranın doğru ev olmadığını da ekleyin. Sizinle yaşadıkları veya babalarıyla yaşadıkları ev; her ikisi de değil, çocuklar sadece ikinizi de görebildikleri bir yerde mutlu olacaklardır.

Soru: 14 yaşındaki oğlum babasına çok benziyor. Babasıyla birlikte gittiği tatilden döndüğü zaman aynı babası gibi hep paradan söz etmeye başladı. Bu da beni çileden çıkarıyor, bu durumda ne yapmalıyım?

Cevap: Ergenlik dönemine adım atmış olan oğlunuz için babasını taklit etmesinden daha normal hiçbir şey yok. Çünkü bu genetik bir şey. Ve evet babasının hallerinin aynısını oğlunuzda da görmek sizi çıldırtıyor olabilir, ama söylesenize bu çocuk eski eşinizle olan birlikteliğinizin birlikteliğinizin bir meyvesi değil mi?
Bırakın böyle davransın, mantıklı konularda onu engellemeyin. Zaten bir süre sonra oğlunuz kendi yolunu çizecek ve kendi karakterini oluşturacaktır. Ve buna karşılık olarak siz de kendi fikrinizi ona anlatıp para konularında nerede nasıl davranması gerektiğini anlatabilirsiniz. Böylelikle herhangi bir çaba sarf etmeniz de gerekmeyecek.

Bechos Özel haberdir. (Her hakkı saklıdır.) Sorularınız yanıtlanmaya devam edecek...

24 Haziran 2012 Pazar

"Çölyaklı"lardan mısınız?



"Ülkemizde ve dünyada her 100 kişiden birinin ÇÖLYAKLI olduğunu biliyor muydunuz? Yani kaba bir hesapla, yetmiş milyonluk nüfusumuzun tam yedi yüz bini, evet doğru okudunuz, 700.000 kişi henüz tanı almasa bile gerçek bir Çölyaklı.

Belirtileri sindirim sisteminin başka rahatsızlıkları ile kolayca karıştırılabildiği için geç teşhis edilebilen bir hastalık Çölyak. Buğdaygiller; yani arpa, buğday, çavdar ve yulafta bulunan gluten adlı protein, Çölyaklıların ince bağırsaklarında besinlerin kana karışmasını sağlayan doku yapısını bozarak besin emilimini aksatıyor. Bunun sonucunda, beslenme yetersizliği ve ardından Tip 1 diabet, hepatit, kemik erimesi, sindirim sistemi ve cilt kanserlerine varan bir dizi, tedavisi pahalı ve uzun süren başka hastalıklara yol açıyor.
*Tanı koydurmak için lütfen hastalanmayı beklemeyin, kendinizi tanıyarak yaşayın.
Teşhis edildiği andan sonra çölyaklıların gluten içeren tüm gıdaları hayatlarından çıkarmaları gerekiyor. Bu adımdan sonra hepimizin her gün bir bardak çayın yanında aradığımız simit, börek, sıcak ekmek, pizza, güzelim hamurlu tatlılar ve hemen aklımıza gelmeyen yüzlerce yemek çeşidi çölyaklıların hayatlarından bir çırpıda çıkıyor.
Artık çölyaklılar evleri dışında glutensiz gıda maddeleri bulabilmek, diyetlerini bozmadan yaşamak için kesme şekerden kuru kahveye, ilaçtan kozmetiğe, tükettikleri her üründe gluten olmadığı konusunda emin olmak için yoğun bir çaba göstermek zorundalar.

Özellikle çocuklar, ders zili ile koşulan okul kantinlerinden, kursa giderken önünden geçtikleri hamburgerciden ya da köşedeki simit tezgâhının önünden bakışlarını başka yönlere çevirip geçmek zorundalar. Ev dışında yiyecek bir şeyler bulmaları zor ve pahalı. Glutensiz gıdaların önemli bölümü ithal dolayısıyla fiyatları yüksek. Yerli firmalarca üretilen glutensiz gıdalar ise henüz her yerde kolayca bulunamıyor.

Bu nedenle çölyaklıların ne yiyebileceğim diye düşünmeden gidebilecekleri mekânların artması yıllardır özlemle bekledikleri bir ayrıcalık…

Nerelerde Glutensiz gıda buluruz? 

İstanbul Maltepe Sahilyolu, Süreyya Plajı tren istasyonunun ön tarafında bulunan Glutensiz A’da 216 çölyaklıların glutensiz yaşamlarında önemli bir kilometre taşı olmak amacıyla, bu ayrıcalığı onlara sağlamak için yepyeni bir proje ile yola çıkıyor.
Mutfağı tamamen bağımsız olarak hazırlanan mekânda gluten kontaminasyonunu sıfıra indirgeyecek bir özenle çalışılıyor.

A’da 216 işletmeciliğini Ebru Omurcalı’nın üstlendiği ve 4 çölyaklının bir araya gelerek danışmanlık yaptığı bir restorant. Bu restoranın mutfağı GLUTENSİZ  bir bölüm, burası glutensiz gıdaların titizlikle üretildiği, çölyaklılara ve ailelerinin gereksinim duyacakları tüm gıda malzemelerini bulabilecekleri, yeniliklerle ilgili bilgi alabilecekleri, diğer çölyaklılarla tanışarak birlikte basit yemek tariflerini paylaşabilecekleri keyifli bir mekân. Burada Glutensiz Öğle Menüsü bile var.

İstanbul içerisinde iç rahatlığıyla gidebileceğiniz bir diğer glutensiz mekan ise Shorba İstanbul Restoran Cafe Profilo. 7 Eylül Cumartesi günü “Glutensiz Lezzetler Etkinliği”nde, Çölyak hastaları için glutensiz menüler hazırladı. Barkat ürünleri ile beraber organize edilen etkinlikte Shorba hazırladığı özel şehriyeli tavuk çorbası, makarna menü ve hamburger menü ile konuklarına “dışarıda yeme özgürlüğü” sundu. Evlerinin haricinde hamburger yeme imkânı bulan özellikle çocuk çölyak hastaları hamburger yemenin sevincini yaşadılar. Shorba Profilo’da günlük menülerin yanı sıra artık “Glutensiz Menü” de sunuluyor.

Çölyaklıların Türkiye’de temin edebilecekleri yerli ve yabancı markaları da şöyle sıralayabiliriz:
Barkat, Bezgluten, Shar, Wellandgood, Beşler Makarna, Eti Pronot, Sinangil Un ve Yuva Maya."


Glutensiz, stressiz, mutlu bir yaşam dileğiyle...


(Alıntı : Bilincliinsan 2012)




20 Haziran 2012 Çarşamba

Çocukların tepkilerini nasıl yorumlamalıyız? ÖzelHaber




Çocuklarımızın davranışlarını nasıl yorumlamalıyız?
-Psikoloğumuz ebeveynlerin sorularını yanıtladı.

Soru: 16 yaşındaki ikinci oğlum bana sitem ediyor, boşanmanın benim hatam olduğunu, babasını dava edip ondan ayrılmamam gerektiğini söylüyor. Nasıl davranmalıyım?
Cevap: Görünüşe göre, oğlunuz ergenlik döneminde, onu bu drama sürüklediğinizi düşünüp öfkesini ve aldatılmışlık hissini size yönlendiriyor. Şunu bilin ki, oğlunuzun sizi suçluyor olması, karşısında örnek alabileceği bir baba olmayışı yüzünden. Neticede kendisi de bir erkek… Bu geçici bir dönemdir. Çok yargılamayın ve sizi anlamayacağını iddia ederek size haksızlık yaptığını da ileri sürmeyin. Sizin ve eşinizin arasındaki sorunları elbette anlamayacaktır. Onun acı ve kederine ortak olun kafidir.

Soru: Boşanalı bir yıl oluyor, 17 yaşındaki kızım babasıyla konuşmayı reddediyor. Bu normal mi?
Cevap: Bir reddedilişe tepki olarak böyle davranması gayet normal. Sizi sıkıntı çekerken, ağlarken görmüş olması, ayrıca sizin duygularınızı benimseyip tepki göstermesine yol açıyor olabilir. Sinirini sizin boşanmanıza istinaden ortaya koyuyor. Tercihine saygı gösterin ve ona eğer isterse babasını görebileceğini söyleyin. Hazır hissettiğinde şoku atlattığı zaman.. İleride kızınızla sağlam ilişkilere sahip olmak istiyorsanız böyle davranmanız çok önemli. 

Soru: Oğullarım babalarının arkadaşlığını kabul etti ama 18 yaşındaki kızım reddediyor. Ne yapmalı?
Cevap: Kızınız babasını reddederek onu cezalandırmak istiyor olabilir, böylece kardeşlerinden de ayrı tutuyor kendini. Böyle yaparak sizi koruduğunu düşünüyor olabilir, babasının bir başka kadınla yaşayacak olmasına karşı çıkması kıskançlıktan kaynaklanıyor olsa bile, diğer kadını bir rakip olarak görüp benimsemeyecektir.
  Kararına saygı gösterin ve eğer diğer kadınla görüşmek isterse kesinlikle karşı çıkmayacağınızı söyleyin. Tabi bunu açıklamak için babasıyla baş başa konuşmak da isteyebilir.


 Bechos Özel haberdir. (Her hakkı saklıdır.) Sorularınız yanıtlanmaya devam edecek.



(R.E.S.P.E.C.T.) SAYGI NEDİR?


"Biz insanların en fazla şikayet ettiği konulardan bir tanesinin SAYGI olduğunu fark ettiniz mi? Çünkü saygı, çalışma hayatımızda da özel hayatımızda da en çok olmasını istediğimiz davranıştır. 


Soru: Peki sizce saygı yaşamın her alanında, herkesle olması gereken bir duygu mudur?
Cevap: Saygı,  ilişkilerin uzun ömürlü olma beklentisi varsa olmalıdır. Yoksa saygı karşımızdaki insan beklediği için oluşmaz. Koşulları vardır.

Soru: Sağlıklı insan ilişkilerinden neyi anlıyoruz?
Cevap: Hayatımdaki bir insanı FARK ETMEM anlamında, saygı yaşamın bir parçasıdır.
“Ben yaşadım” diyebilmek için o sosyal rollerin ötesinde benim özümle ilgili, kendimle ilgili bir bilincimin olması ve kendimle ilişkimde saygının olması gereklidir.

Ben bir ortamdayken kendime "saygılı bir yerde olup olmadığımı nasıl anlarım" sorusunu sorduğumda şunu görüyorum: Sonuç ne olursa olsun o toplantıda olmaktan dolayı ne kadar mutluysam o zaman ben kendini kabul etmiş, kendini olduğu gibi kabul eden bir insanın kendi varoluşuna saygısını görmüş durumdayım.
Bir anne bir baba birbirlerini kendileri olma konusunda özgür bırakmışlarsa SAYGI vardır.

“Şöyle şöyle yaparsan beni sevdiğini anlayacağım” - “Şunu alırsan beni sevdiğini anlayacağım”,  “O zaman görürüm ben seni” tarzı bir anlayışın içindelerse orada SAYGI yoktur. Eşler  saygının değil , ödülün peşindedir. Biri diğerini araç olarak kullanıyordur.

Kendini kabul etmiş bir anne çocuğunu da olduğu gibi kabul eder. Gerginliği yoktur. O çocuğun hayatını yönlendirebilmek ile ilgili bir çabası yoktur. O çocukla sohbetleri içerisinde YAŞAMI PAYLAŞMAK ÇABASI vardır. Yaşam içinde beraberce akar giderler. Çocuk var olmaktan mutludur, annesi de onunla birlikte olabilmekten. İnsan saygı beklentisi ile doğuyor o zaman.

Çocuk doğduktan altı saat sonra anlam verme sistemi işin içine giriyor. Ve şunları soruyor: Kabul ediliyor muyum? Güvende miyim? Seviliyor muyum?

Ailede, toplumlarda belli ölçeklerin, belli sistemlerin içinde bir takım saygı davranışları oluyor. Planlanmış, kurgulanmış, belli ölçekler.

Bizim bahsettiğimiz saygı farklı. Çocuk büyürken özü, canı dikkate alınmadan YÜZ dediğimiz rollerine göre ilgi görürse; kız çocuğuysa farklı, erkek çocuğuysa farklı, abiyse farklı, ablaysa farklı, en küçükse farklı, engelliyse farklı muamele, çok akıllı şunları şunları yapabiliyorsa farklı muamele görürse; ilgi, takdir verilirse çocuk da kimlere saygı duyacağını kendisine gösterilen bu çerçeve içerisinde öğrenir. O şablonla çevresine saygı gösterir. Burada toplumun hastalığı başlıyor işte.

Mesele şu: Mevcut durumu devam ettirecek misin, yoksa mevcut durumu anlayıp yaşadığın toplumun daha aydınlık, daha sorunsuz olmasına yardım mı edeceksin?

Manevi yaşam bakımından baktığımızda çocuk, aklımızın alamayacağı büyüklükte muhteşem bir potansiyele sahip. O çocuğun ne olduğunu, o potansiyelin ne olduğunu gördüğümüz zaman saygı duyulmayacak bir tarafı yok zaten. Çocuk, varoluşundan dolayı bizim saygı duymamızı hak ederek doğuyor zaten. Biz onun kim olduğunu, özünü, potansiyelini anlayıp saygı duyarsak o bizim gördüğümüz özü geliştirmeye devam eder.

Bu konu bir toplumun farkında olması gereken en önemli konu. Bir toplum çocuk yetiştirme konusunu birinci sırada ilgilenilecek konu olarak kabul etmeli ve bunun üzerine titremeli.
Çünkü bugün bizim çocuk yetiştiriş tarzımız 30 yıl sonra ülkemizin toplumsal yapısını oluşturacak. Her şeyiyle; adalet sistemiyle, iş hayatıyla, üniversiteleri ile, bilim insanları ile, doktorunun kalitesi ile her şeyi ile bugün bizim çocuk yetiştiriş tarzımdan etkilenecek."

"Küçüğü Sev, Büyüğü Say" - OUT
"Küçüğü de Büyüğü de Say ve Sev" - IN


Alıntı: Doğan Cüceloğlu


16 Haziran 2012 Cumartesi

Bir Babalar Günü Hikayesi


Babam ölmemiş anne...

Metrobüs'te gidiyordum. Önümdeki koltukta beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğu ile kıyafetinden köyden gelmiş olabileceğini düşündüğüm annesi oturuyorlardı.

Çocukla annesi ara ara bir şeyler konuşuyorlardı. Daha çok susuyorlardı. Gene uzun bir suskunluktan sonra, çocuk yüksek sesle “anneeeee, babam dün gece rüyama geldiiiii, ölmemiş!” dedi. Anne sustu, ama oğluna baktı. Oğlan devam etti; “bana dedi ki oğlum ölmedim, kalbim çok sancıyor, ağrıyor bir şey söyle de onu yapayım, ölmeyeyim, dedi. Bir şey diyemedim anne, ne deseydim?” Anne çocuğuna “sus, tamam” dedi ve yüzünü ileriye çevirdi... Çocuk “ne deseydim anne?” diye üsteledi. Anne “sus bak, şöför amca kızıyor” dedi. Çocuk ileriye baktı ama -metrobüs çok uzun olduğundan- şoför moför göremedi. “Şoför nerede?” dedi. Sen göremezsin, bana söyledi, dedi anne ve gene sustular. Son durağa kadar bir daha da konuşmadılar.

İçim cız etti. Babasının kaybını yaşayan bir küçük çocuk, konuşmak, paylaşmak ve anlamak istiyor... Kocasının kaybını yaşayan, oğluyla dünyada kalmış bir anne ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilemiyor...

Belki eve gidince anne “şimdi anlat bakayım şu rüyanı” demiştir.

• Babam geldi, kalbini tutuyordu, oğlum, ölmedim kalbim çok sancıyor, ağrıyor, bir şey söyle de onu yapayım, ölmeyeyim dedi. Ne deseydim anne?
• Babanı rüyanda gördün ha, benim aslan oğlum. Peki sen ona ne dedin?
• Bilemedim işte anne, sana soruyorum.
• Hadi gel beraber düşünelim. Ben de şimdi ilk an bilemedim. Zor bir rüyaymış. Önce rüyalar nedir, bilmek ister misin?
• Heee anne.
• Yaşamımız içinde başımıza bir dolu olay geliyor ya... İşlerimizi yaparken, sokakta, okulda bir çok insanla karşılaşıyoruz, konuşuyoruz ya... işte onlardan bazıları bizi derinden etkilerler. Biz bazen bu etkileri hemen hissedemeyebiliriz. Ama içimiz hisseder, etkilenir. İşte onların bir kısmını gece uykumuzda rüyalarımızda görürüz. Rüyalar gerçek değildir amma gerçek olaylardan etkilenebilirler. Rüya neymiş anladın mı?
• Hani geçen bana oyuncak almamıştın ya, ben o oyuncağı sonra rüyamda görmüştüm, ağaçtaydı ben de ona ulaşamıyordum. Onun gibi mi?
• Hah, affferin benim aslan oğluma... Şimdi biz babanı geçen hafta kaybettik ya... Sen babanı çok seviyordun di mi?
• Evet anne...
• Baban da seni çoook seviyordu. Ama bizim bilemediğimiz bir düzen var dünyada, bazen insanlar sağlıklarına dikkat etmediklerinden bazen de ecel dediğimiz şeyden dolayı göçüp gidiyorlar. Ama nereye biliyor musun?
• Nereye anne?
• Çook uzaklara gidiyorlar, bu dünyanın ötesinde başka bir dünya daha var. Oraya gidiyorlar. Oraya en güzel gidiş çoook uzun yıllar ve sağlıklı biçimde yaşamış olarak gitmek. Ama baban biraz erken gitti. Onun için o da çok üzgündür şimdi. Seni bıraktı burada ya, sana artık dokunamayacak, sarılamayacak ya... Sanırım onun için üzülmüş gelmiş, kalbim ağrıyor, diyerek senden yardım istiyor. Aslında sana demek istiyor ki; “oğlum, benim kalbim çok ağrıyor, seni de anneni de çok özledim, arada ben senin rüyana geldiğinde bana beni sevdiğimi söyle, ben de sana seni sevdiğimi söyleyeyim, sarılalım, sen bana ben sana sarılayım biraz hasret giderelim. Anneni de yalnız bırakma, onun için de çok üzülüyorum ona artık sen destek olacaksın” demek istiyor. Şimdi anladın mı, onu bir daha rüyanda gördüğünde ne demen gerekiyormuş?
• Anladım anne.
• Ne diyecekmiş peki benim aslan oğlum bir daha babasını görünce?
• Baba, diycem, üzülme, kalbin de acımasın, ben seni çok seviyorum, annemi de seviyorum. Anneme de iyi bakıcam, sarılalım mı baba, diycem.
• Aslan oğlum benim...
• Anne babamı ziyarete gidelim mi?
• Nasıl gideceğiz peki? O öbür dünyada...
• E işte biz de ölelim işte...
• Haaa, onu diyorsun. Yok o öyle olmuyor. Bize bu canı Allah verdi, ne zaman alacağını da o biliyor... Bize düşen görev, bu dünyada en iyi biçimde yaşamak ve hem kendimize hem çevremize iyilik yapmak... Bunu yapmadan gitmek doğru olmaz. Şimdi biz öyle güzel yaşayacağız ki, sen de ben de çok mutlu olacağız. Bu mutluluğun içinde babana da çok teşekkür edeceğiz ve onun da orada mutlu olmasını sağlayacağız. Ama bak yarın ne yapcağız, birlikte babanın mezarına gideceğiz. O bizi oradan da -aslında istesek buradan da- duyar. Ona söylemek istediklerimizi orada söyleyeceğiz. Onunla konuşmalarımızı içimizden geçirsek o bizi duyabilir. Öyle yapacağız, anlaştık mı?
• Tamam anne? Anne, sen de görüyor musun babamı rüyanda?
• Haaa bak ben de dün akşam gördüm sana onu anlatacaktım da, otobüs çok kalabalık ya, tanımadığımız insanlar bizim özel hayatımızdan belki rahatsız olurlar diye orada seni susturmuştum, evimizde rahat rahat konuşuruz, hem ben de sana benim rüyamı anlatırım diye istemiştim.
• Ne yapıyordu babam? Kalbi acıyor muydu?
• Ben de işte onu anlatacaktım. Bana dedi ki dün oğlumun rüyasına girdim, sana da geldim ki sen de şaşırmayasın. Bak hanım, dedi. Ben seni de oğlumu da çok seviyorum. Ne yazık ki erken ayrılmak zorunda kaldım aranızdan. Size şunları demek istedim, diyemeden gittim, bari rüyalarda diyeyim. İkiniz de benim için çok önemlisiniz, oğluma de ki onun çok iyi bir insan olması, kendine çok iyi bakması benim kalbime çok iyi gelecek. O iyi yaşadıkça benim de kalbim çok iyi olacak, burada çok mutlu olacağım. Ben biliyorum yıllar sonra siz de buraya geleceksiniz tekrar birlikte olacağız. Bunu biliyorum. Siz o dünyada dilediğiniz gibi, birlikte güzel güzel yaşayın benim kalbime bu çok iyi gelir. Ben oğlumun rüyasına daha sonra bir daha girdiğimde bana bunları söylesin, dedi.
• Niye ağlıyorsun anne?
• Neden ağlamayayım oğlum, bir kere babanı özledim, ondan ağlıyorum. Bir de baban bizi ne kadar seviyormuş onu öğrendim, ondan duygulandım. Ondan işte. Hadi artık yatalım mı, belki baban rüyamıza gelir gene...
• Her akşam gelsin anne...
• Bakalım oğlum, Gel bir sarılayım sana bakayım... Biz oğlumla çoook uzun yıllar birlikte yaşıycaaaaz, oğlum büyüyceeek kocaman olacaaaak, aslan oğlum benim.

Alıntı, Nurdoğan Arkış , Sosyal Bilimci (23.05.2012)

ÇOCUKLARI İLE GEÇİRDİĞİ HER DAKİKANIN KUTSALLIĞINI HİSSEDEN BÜTÜN BABALARIN GÜNÜNÜ KUTLARIZ...

14 Haziran 2012 Perşembe

En Pozitif 10 Duygumuz



Hissettiklerimizle baş edebilmemizin önemli bir kısmı duygularımızın ne olduğunu anlamak ve onları fark etmekten geçer. Hissettiğimiz duyguların farkında değilsek duygusal durumumuzla iletişimde olmamız çok zordur. 

Sadece kızgın, memnun, üzgün, şaşırmış ve korkmuş olmanın dışında daha birçok duygusal durum vardır ve bu durumlara bir isim verebilmiş olmak onları tanımlamamız gerektiğinde bize çok yardımcı olur.

Psikolog Barbara Fredrickson, Positivity adlı kitabında, en çok rastlanan pozitif duyguları açıklamaktadır. Birçok araştırmanın odak noktası olan bu listenin insanların hayatlarını sık sık değiştirdiği gözlemlenmiştir.
Umarız, onları ne zaman ve nasıl deneyimlediğinizi fark ederek onlara daha sık rastlarsınız.

Neşe – En pozitif olan ve aklınızda en çok kalan deneyiminizi düşünün. Kendinizi güvende, mutlu ve rahat hissettiğiniz bir an. O an muhtemelen neşeyi yaşadığınız bir andı. Neşe keyifli ve sevgi dolu olan deneyimlerden gelir, bizim hafif ve enerjik hissettiğimiz anlardaki huzurumuzu arttırır.

Minnettarlık
–Minnettarlık elde ettiğimiz bir yararı kabul ettiğimiz zaman hissettiğimiz bir duygu veya beğenme davranışıdır. Minnettarlık çok beğeni duyduğunuz herhangi bir şey merkezli oluşabilir ve hayatınızda bir şey veya birisi için şükran dolu hissettiğiniz anlarda meydana gelir.

Huzur
–Huzur her şey iyi gittiği zamanda ortaya çıkar. Sakinlik ve sükunet hali deneyimleyebilirsiniz. Aklınız endişelerle dolu değildir, sadece arkaya yaslanabiliyor ve gevşeyebiliyor durumdasınızdır. Huzur bu sadece şimdiki zamanda “olabildiğiniz” durgunluk ve sakinlik anlarından gelir.

İlgi
– Ben her zaman yeni şeyler öğrenmek ve etkileyici şeyler keşfetmek istemişimdir, o nedenle ilgi benim için önemli bir duygudur. İlgi meraklı olmaktan ve bir şeye bağlanmaktan gelir. Bu, daha fazla bilmek istediğiniz ve bir ilgi objesine doğru çekildiğiniz bir merak durumudur. İlgili hissettiğiniz zaman, yeni deneyimlere daha açık olursunuz ve içinizde etrafınızı keşfetme arzusu olur.

Umut
– Umut her şeyin en iyisi olacağına dair bir inançtır. Bu şu andaki problemlerimizin kalıcı olmadığını ve şu andaki zor koşullara rağmen geleceğin yine de umut verici olduğunu bilmektir. Umutlu kişiler istediklerini elde edeceklerine, şartlar ne kadar dehşet uyandırıcı olsa da işlerin tersine döneceğine ve durumlarıyla ilgili bir şey yapabileceklerine inanırlar.

Gurur
– Gurur, yaptıklarımız veya üstesinden geldiklerimiz konusunda hissettiğimiz şeref duygusundan gelir. Bu baskın hissedilen bir kendini tatmin duygusuyla değil, sosyal olarak değerli bir şeyi başarmış olmak ve bununla gurur duymakla ilgilidir. Bu duygu bir amaç ve başarılarımızdaki anlam duygusundan gelebilir, ve daha büyük işler yapabileceğimize dair inancımızı genişleterek güven duygusunun artmasını sağlar.

Eğlence
– Ne zaman diğerleri ile eğlenceli, gülünç ve oyunla geçen anlar yaşasak, eğleniyoruzdur. Eğlenceyi başkalarıyla komik bir şakaya gülerken, komik bir yavru köpeği izlerken veya eğlenceli bir oyun oynarken deneyimleyebiliriz. Eğlence diğerleriyle bağ kurmamıza yardımcı olur.

İlham
– İlham hayatta gerçek iyiliği veya alışılmışın dışına çıkan birisini gördüğümüz anlarda hissettiğimiz gibi çok hareketli, dokunaklı ve duygusal olarak canlandırıcı deneyimlerimizden gelir. Şaşırtıcı derecede zeka, güç ve atiklik ilhama neden olabilir. Bir ilham anı bizi kendine çeker ve gerçekten mükemmel bir an gibi gözükür.

Huşu
– Huşu çok güçlü olan ve çok beğenilen bir şey karşısında duyulan hayranlık ve saygıdan gelir. Fredrickson bunun Grand Canyon, güzel bir gün batımı, veya okyanus dalgalarının karaya vurması gibi normal olaylardan da meydana gelebileceğini belirtir. Aynı zamanda hayranlık uyandıran sanat eserlerinden veya çok etkili gelişmelerden de doğabilir. Bu anlar, etrafımızdaki dünyanın büyüklüğü karşısında kendimizin ne kadar küçük ve sıradan olduğunu fark ettiğimiz anlardır.

Aşk –Aşk
,
yukarıdaki duyguların bir derlemesidir. Genelde aşk, diğer kişiye karşı çok olumlu duygular beslediğimiz güçlü bir sevgi ve kişisel bağlanma duygusu ile ilişkilidir. Bu duygu birinin çok önemli bir şeyi başardığının izlenmesiyle, beraber gülüp eğlenmeyle veya beraber yapılan nazik ve düşünceli hareketler ile artabilir. Aşk bütün hayatımız boyunca beraber gelen duygularımızın birleşimidir.

Umarız, bu liste her gün deneyimleyebileceğiniz pozitif duyguların çeşitliliğini göz önünde bulundurmanıza yardımcı olur. Bu duyguları deneyimlemenin büyük bir kısmı bunu yapmayı seçmekle ilgilidir. Seçimlerinizi, gelecek için umudu ve şimdiki zaman için minnetkarlığı geliştirmeye çalışırken açık görüşlü olmanın yanında ilham, neşe ve ilgi anlarına izin verme yönünde yapmaya başlayın.

Kaynak: Joe Wilner (alıntıdır)

13 Haziran 2012 Çarşamba

DEHB Hakkında 7 Yanlış



Dikkat Eksikliği ve Hiper Aktivite konusunda 7 yanlış  :

1- DEHB modern çağın hastalığı değildir. İlk kez bilimsel anlamda 100 yıl önce tanımlanmıştır. Tıbbi hastalıklar içinde hakkında en fazla araştırılmış ve tanısal geçerliliği en yüksek bozukluklardan biridir.
 
2- DEHB'li çocuğun davranışlarını normal kabul ederek “çocuktur yapar, zamanla düzelir” demek çocuk üzerine kumar oynamak gibidir. Tedavi edilmeyen DEHB olgularında başta akademik başarısızlık olmak üzere, ileriki yaşamlarında ağır davranış bozuklukları gelişme riski yüksektir.
 
3- DEHB oluşumunda suçlu, aile değildir. DEHB biyolojik temeli olan bir bozukluktur. Dolayısıyla DEHB bir terbiye edebilme sorunu değildir.
 
4- DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılık yapmazlar. Bedensel olarak kalıcı yan etkileri yoktur. Aileler doktor kontrolünde bu ilaçları güvenle kullanabilirler. İlaçların bir kısmı akademik performansta da artışa neden olduklarından gereksiz yere ve yüksek dozlarda kullanılmasını önlemek amacıyla özel reçeteler ile satılır. Böyle satılması ilacın tehlikeli olduğu anlamına gelmez.
 
5- DEHB tanısını mutlaka bir Çocuk Psikyatrisi koymalıdır. DEHB'nin benzer belirtiler gösteren başka psikiyatrik bozukluklar ile karışma riski vardır. Ayrıca DEHB başka psikiyatrik bozukluklar ile birlikte görülebilir. Örneğin, Depresyon, Kaygı Bozukluğu, Tikler, Takıntılar gibi.
 
6- Her ilaç ilk kullanıldığında bazı istenmeyen yan etkiler oluşturabilir. Böyle bir durumda ilacı kesmeden önce mutlaka hekiminize danışmalı ve hekim gerekli görürse ilacı kesmelisiniz. Tedavide farklı ilaç alternatifler gündeme gelebilir.

7- DEHB'nin bilimsel tedavisi dışında ailenin ilgisini çekecek alternatif bazı yöntem uygulayanlar az sayıda olsa da vardır. Bilimsel olmayan bu yöntemlere aileler itibar etmemesi gerekir. (örneğin, müzikle tedavi, bilgisayar kullanılarak tedavi, biyofeedback uygulaması, diyet tedavisi, polivitamin uygulamaları gibi.)

Alıntıdır ; Prof. Dr. Mücahit Öztürk 

12 Haziran 2012 Salı

"Boşandım" Kartı


Boşandınız...

Dostlarınıza ve akrabalarınıza bu değişimi bir e-kart ile duyurmaya ne dersiniz? 

Peki, neden e-kart?

Aslında boşanma anlatılması en zor konulardan biri. "Neden" sorusu ile başlar; "peki nasıl anlaştınız" ile bitmez. "Şimdi ne olacak", "nerede yaşanacak", "çocuklar kimde kalacak"lar bitmez tükenmez. 

Bütün bunları konuşmaya hazır değilseniz, size bir kart seçmenizi öneriyoruz.
Dikkat edin; kart, boşandığınızı belirtirken, sizi de anlatmalı. Hazır, güçlü ve kararlı olduğunuzu ifade etmeli!

Siz hangisini seçtiniz? 


no:1
no:2
no:3

no:5
no:6

no:4
no:7






11 Haziran 2012 Pazartesi

Anne, Süt ve Kutsal Görev : Emzirme


TIME kapak resmi : Jamie Lynne Grumet , 26 , ve hala emzirdiği 3 yaşında ki oğlu.

Hayatın ilk birkaç yılı, sağlıklı yaşamın temellerinin atıldığı çok önemli bir dönemdir. Bu kritik dönemde çocuğun, dolayısıyla yarının büyüğünün yaşaması ve sağlıklı gelişmesi için bazı biyolojik ve psiko sosyal gereksinimleri karşılanmalıdır. Anne sütü, çocuğun tüm bu gereksinimlerini karşılayan en uygun besindir. Çünkü her canlının sütü kendisine ve bebeğine özel olduğu gibi benzersiz bir besin maddesidir.
Yaşamın ilk altı ayında sadece anne sütüyle beslenme oranı dünya genelinde %38dir. Türkiye’de ise emzirme oranları yaygın olmasına karşın ilk iki ayda anne sütüyle beslenen bebeklerin oranı % 69, ilk beş ayda beslenenlerin ise % 24’tür.
Ülkemizde emzirme süresi ise ortalama 16 aydır.
Yani 1,5 yaş.

Peki faydaları nelerdir ? 


EMZİRMENİN ANNE SAĞLIĞI AÇISINDAN ÖNEMİ
  • Emzirme, rahim kasılmalarını uyararak rahmin eski haline dönmesine yardımcı olur, anneyi aşırı kan kaybından ve anemiden korur.
  • Emziren annenin sindirim sistemi daha iyi çalışır, besin emilimi artar.
  • Emzirme, yumurtlamayı geciktirerek yeni bir gebeliğin oluşmasını engeller.
  • Emzirme kilo vermeyi kolaylaştırır. Emzirme kadının günlük enerji gereksinimini yaklaşık 500-600 kalori artırır. Sağlıklı ve doğru beslenen anne, emzirme sırasında enerji harcadığından ve süt üretimi için yağ dokusu kullanıldığından daha kolay kilo kaybeder.
ANNE SÜTÜ İLE BESLENMENİN BEBEK İÇİN YARARLARI
  • Bebek için hem içerdiği besin maddeleri hem de kolay, temiz ve pratik olması nedeniyle idealdir.
  • Bebeğin anne sütünü sindirmesini sağlayan enzimler de anne sütünde mevcut olduğundan anne sütü alan bebeklerde sindirim sorunları görülmez.
  • Bağışıklık sistemini güçlendirir. Anne sütüyle vucüt direncini artıran maddelerin bebeğe geçmesiyle, bebeğin gelişmekte olan bağışıklık sistemine destek olur.
  • İshal ve solunum yolu enfeksiyonu görülme sıklığı emzirilmeyen bebeklere göre azdır.
EMZİRMENİN TOPLUM AÇISINDAN ÖNEMİ
  • Toplumda şeker hastalığı, şişmanlık, kanser sıklığını ve sağlık harcamalarını azaltır.
  • Çocuk hastalıları tedavilerindeki sağlık harcamalarını ve iş gücü kaybı azalır.
  • Çalışan annenin iş gücü kaybı azalır, izin alma ve para kaybı azalır.
  • Anne sütü, artığı olmadığından çevreci bir üründür.
  • Diğer beslenme biçimlerine göre daha ucuzdur. Bebeklerde ve dengeli beslenme sağlandığından sağlıklı nesiller yetişir.
Peki bir anne çocuğunu kaç yaşına kadar emzirmelidir?

Faydalarının bütünlüğünü düşününce anne, çocuk ve toplum bu durumu maksimumda kullanmak isteyecektir. Ama doğru olan süreyi kim belirler? Otoriteler ; anne yoksa çocuk mu ?
Bizce bahsedilmesi gereken önemli bir konu var, Beslenme.
H
er çocuk 5aylıktan itibaren anne sütü ile beraber doğal beslenme ile tanıştırılmalıdır. Doğal seleksiyon sonucu çocuk anne sütünü kendi istediği zaman bitirecektir. Anne bunu kabullenmelidir. Çünkü bu tepkiye rağmen ısrarla anne sütü vermeye çalışmak farklı travmatik sonuçlara sebep olacaktır.  


Unutmayın , sağlam bir vücudu taşıyacak olan sağlam bir ruh ve kişiliktir.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Modern Dünyanın Süper Babaları


“Kulak veririm her gece karanlığın sesine
Duygusalım bu günlerde ağlarım her kesime
İçimse belki çocuksu nefretle
Hem Yüreğimi sağlar hem de küfrederim kendime.

Vur demirci vur kızgın kalbime
bununda sivrilmeye düzleşmeye ihtiyacı var
Aldığı onca yaradan sonra nasıl hayatta?
Can yeleği değil de, koruyucu meleği var.”     


                                                                   Şükrü Donuk Şiiridir. 

Hala meleklere mi inanıyorsunuz, diyenleriniz olabilir.
Evet, bizler inananlardanız. Özellikle gittikçe zorlaşan çalışma ve yaşam koşullarında çocuklarını bir melek misali koruyan babaları gördükçe daha da çok inanıyoruz.


Onlar “Modern Dünyanın Süper Babaları”; kanatsız melekler. Çocuklarına karşı ilgili ve sevgi      dolular. Çocukları için yapabilecekleri fedakârlıkların sınırı yok . Ev işi yapıyorlar, alışverişe gidip yemek hazırlıyorlar. Doktor randevularını, mezuniyet törenlerini kaçırmıyorlar. Veli toplantılarında en dişli tartışmaları onlar başlatıyorlar ve futbol maçlarına çocukları olmadan “asla” gitmiyorlar.
 

Daha da fazlasını yapıp, kariyerlerine ara vererek eşlerinin ya da çocuklarının annesinin mesleki fırsatları değerlendirmelerini sağlıyorlar. 
 
Uzmanlar bu babalara: “Modern dünyanın süper babaları” diyor. 



Peki, nasıl oluştu bu çağdaş davranış biçimi?
2000’li yıllarda Amerika’da bir “stay home dad“ sosyal hareketi başlamıştı. Bu hareketin ilk destekçileri her zamanki gibi Holllywood dünyası ve Beyaz Saray’dan çıktı .

Brad Pitt: Kızı 6 yaşına gelinceye kadar film çekmeme ve kızına kendi bakma kararı aldı .

Ben Affleck: Violet’i öyle seviyordu ki onu biberonla besleyip, parkta özgürce yürümek için kariyerini bitirdiğini duyurdu. 


James Rubin: Beyaz Saray’da başkan sekreteriyken, CNN televizyonunun en başarılı muhabiri Christiane Amanpour ile evlendi. Ama spekülasyonları önlemek ve eşinin mesleğini etik koşullarda yapması için istifa etti ve ev babası oldu.
 


Todd Palin: Eşi Sarah Palin, Alaska Valisi iken en güçlü başkan adayı olarak seçimlere hazırlandı. Siyasi rakiplerin iş hayatındaki pürüzleri eşinin aleyhine kullanmamaları için, çalışma hayatına son verdi ve evinin babası oldu.

Bu örnekler Amerika’dan Almanya’ya hatta İstanbul’a kadar çoğaltılabilir. Ama özellikle Almanya’da babalık iznine ayrılan erkeklerin artmasıyla Çalışma Bakanlığı ve Aile Bakanlıkları  “Harika babalar “ adlı bir statü oluşturmuş ve kariyerini donduran babalara bir de ödenek açılmasını sağlamışlar. Bu ödenek çocuk başına 164 Euro. Üçüncü çocuktan itibaren ise bu miktar artıyor.


Uzmanlar yine de uyarmak gereği duyuyor. Süper baba rolünü fazla benimseyip erkek doğanızı unutmayın. Bunu dengelemek için gerekirse çevrenizden yardım istemekten çekinmeyin. Çünkü yarın yine hayatınızda bir kadın olacak.

Kalbinizi kapatmayın.


Sevgiyle Kalın

8 Haziran 2012 Cuma

Yalnız Ebevynlerin Yıldız Çocukları








Yalnız ebeveynlerin yıldız çocukları

Hayatın içinde, yalnız ebeveynler tarafından yetiştirildikleri halde dünyamıza bir yıldız gibi parlamış o kadar çok "çocuk" var ki aslında… 

 Bir bekar anne olarak ben de bir yıldız yetiştirebilmek istiyorum. Vatanına, milletine hayırlı; vefakâr ve mutlu bir birey. Ancak bazen öyle zor anlar yaşıyorum ki, sadece hayaller kurarak işin içinden çıkabiliyorum.
Hayal ediyorum, milyonlarca bekar anne veya bekar baba kim bilir ne zorluklarla çocuklarını büyütüp yetiştirdiler. Onlardan liderler yarattılar , yıldızlar çıkardılar. Peki, kim bu anneler, babalar, kim bu çocuklar?
Merak ettim ve araştırdım. Sonra kendime bir liste yaptım. Zor anlarımda bakıp umutlandığım, yeniden güç kazandığım bir liste. Siz de kendinize örnek bir liste hazırlayabilir, içine yakın çevrenizden örnek aldığınız güçlü ve yalnız ebeveynleri de bu listeye ekleyebilirsiniz.

* ABD Başkanı Barack Obama; bekar bir annenin çocuğu olarak aile büyüklerinin yanında büyüdüğünü biliyor muydunuz?
* Eski ABD Başkanı Bill Clinton; babası annesini o henüz 3 yaşındayken terk etmiş ve annesi tarafından büyütülmüş.
* Mariah Carey; annesi ve babası o 3 yaşındayken boşanmış ve annesi tarafından büyütülmüş.
* Eric Clapton; hiçbir zaman gerçek babasını tanımamış. Büyük anne ve babası tarafından büyütülürken annesinin de kız kardeşi olduğunu sanmış.
* Mary J. Blidge; 4 yaşındayken babası, kendisini ve annesini terk etmiş.
* Jet Li; belki hatırlarsınız, babası Bruce Lee o henüz 2 yaşındayken ölmüştü.
* Madonna; babası o henüz 5 yaşındayken kanserden hayatını kaybetti.
* Jay - Z; babası onu doğduğu an terk etmişti.
* Demi Moore, Al Pacino, Clive Owen, Eva Mednes , Guy Pierce, Keanu Reeves , 2Pac Shukur , Charlize Theron , Ronaldinho ve diğerleri…

Bu listenin sonuna gerçek bir amazon kadını olan annemi Aliye Nalcı'yı ekleyerek bitirmek istiyorum. 
Her evlilik kendi kaderini yaşar elbet ya da her evli çiftin kendi resmi olur. Bazıları erken ayrılıkla çizer bitirir, bazıları zorluklarla mücadele eder ve boyamaya devam eder. Aliye hanım resmini tamamlamadın duvara asmayanlardan.

Sizin var mı böyle bir örnek model anneniz, model babanız? Bize yazın yayınlayalım.

Uzun ve başarı dolu bir yaşam hepimizin olsun sevgili dostlar.
Yertanrısı benim adım . 


7 Haziran 2012 Perşembe

En Ünlü Bekar Anne Madonna

En ünlü bekar anne Madonna Türkiye'de…

Her şarkısında hepimizin anıları olan Madonna’yı neredeyse dört nesildir tanıyoruz desek abartmış olmayız. Onun ne kadar güçlü, enerjik, yaratıcı, bilgiye meraklı bir insan olduğunu biliyor; hayatını yakından takip ediyoruz. Ancak bu kadar güçlü görünen bir kadının, tek başına 4 çocuk yetiştirirken nasıl zorlandığını bilmiyoruz.

Lourdes (15), Rocco (12), David (6) ve Mercy (5) adında dört çocuğu olan Madonna, bekar anne olmanın zorluklarını şöyle anlatıyor: 

“Boşandıktan sonra herkes hayatımı nasıl yaşamam gerektiğiyle ilgili konuşup durdu. Ben zaten her şeye rağmen en iyisini yapmaya çalışıyorum. Neden bu diğer insanları mutlu etmiyor? Herkesi birden mutlu etmeye çalışmak hayatımda yaptığım en zor iş oldu ve artık bunu yapmak istemiyorum."

"Boşanalı dört seneden fazla oldu. Bazen bekar olmanın hafifliğini hissediyor ve o duyguyla mutlu olabiliyorum. Ama çoğunlukla bekar olmak, tek olmak anlamına geldiği için zorlanıyorum. Çocuklarla ilgili her kararı tek başıma vermek zorunda olmak büyük bir stres yaratıyor."

Madonna’nın yeni albümü MDNA'da bekar annelerin yaşamını anlatan bir de şarkı bestelediğini biliyor musunuz?
Şarkının adı: "The song I Don't Give A" . Dinlemek için video'yu tıklayın . 

Madonna, bu şarkıyla tüm dünyadaki bekar annelere örnek bir model olabilmeyi ve onların duygularını biraz olsun anlatabilmeyi istediğini de sözlerine ekliyor.

" Çünkü bekar annelerin dışarıdan güç alarak yaşamaya ihtiyacı vardır. " Madonna.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Çalışan Anneler




Çalışan Anneler; 
• Her şeyin mükemmel olması gerektiği inanışınızdan vazgeçin.
• “Bunlara da yetişmeliyim” “Şunları da yapmalıyım” vb. cümleleri, yani -meli –malı’ları hayatınızdan çıkarın. “İyi” ve “yeterli” bir anne olduğunuza inanın.
• Çocuğunuzla aranızda sağlıklı, sevgi ve güvene dayalı bir ilişki kurulmuş ise, etkili bir iletişim kurabiliyor, karşılıklı olarak birbirinizi dinliyor ve duygularınızı açıkça ifade edebiliyorsanız. Siz mutluysanız, onun da mutlu olmaması ve iş yaşamınızdan olumsuz yönde etkilenmesi için hiçbir sebep yoktur. 


Günümüzde ülkemizdeki kadınların, aile bütçelerine katkıda bulunmak, ekonomik özgürlüklerini kazanmak, kariyer yapmak, yeni bir çevre edinmek, eşinin yanında kendini daha iyi bir konumda hissetmek, eğitim aldığı bir alanda meslek sahibi olmak vb. pek çok nedenle iş hayatında aktif rol aldığını görüyoruz. İyi bir iş kadını, iyi bir anne, iyi bir eş, iyi bir evlat olmaya çalışmak gibi aynı anda pek çok rolü mükemmel yapmak zorunluluğunda hissetmek, içinde bulunulan şartları ve sınırları zorlamak çalışan kadını zamanla yıpratmaya başlar ve beraberinde pek çok sorunu getirir. Bu rollerin belki de önemlisi ve çalışan kadını en çok zorlayacak olanı “annelik” rolüdür. Çalışma hayatının hem anne hem de çocuğu üzerinde olumlu ve/veya olumsuz etkileri olacaktır. 


Çalışan kadının karşılaşabileceği sorunlar anne olmaya karar vermesi ile başlayabilir. Bu kadın, çalışma hayatı ve çocuk sahibi olmak arasında bir seçim yapmak zorunluluğunda hisseder. Eğer kariyerine devam etmeyi seçer ise, annelik hissinden mahrum kalacağını düşünür ve çevrenin özellikle de aile büyüklerinin baskısı ile bu süreç daha zorlayıcı ve yıpratıcı olabilir. Eğer anne olmaya karar verirse, bunca yıl aldığı eğitim ve edindiği birikimlerin boşa gideceğini düşünerek kendini değersiz hissetmeye başlayabilir. Bir diğer seçenek ise, anne olduktan kısa bir süre sonra kariyerine geri dönerek hem iş kadını hem annelik rollerini bir arada sürdürmeye çalışmaktır. Çalışma yaşamını da bırakmak istemeyen bu kadınlar, annelik yaşını olabildiğince ileri çekmek ve çocuk sayısını sınırlı tutmak isterler. 


Bebeğime kim, nasıl bakacak?
Çalışmaya başlayan annenin ilk karşılaşacağı sorunlardan biri, bebeğine ya da çocuklarına kimin, nasıl bakacağıdır. Bu çalışan annenin yaşayabileceği ilk kaygıdır. Anne ve bebek arasında sağlıklı bir ilişkinin, güvenli bir bağın oluşabilmesi için ilk birkaç ay annenin bebeği ile birlikte olması, onu emzirmesi, aralarında fiziksel temasın olması bebeğin duygusal, fiziksel ve zihinsel gelişimi açısından çok önemlidir. Bir süre sonra iş hayatına geri dönen annenin bebeğini bırakmak için aklına gelebilecek en güvenilir kişiler anneanne ve babaannelerdir. Burada önemli olan, bebeğe bakacak olan kişinin, mümkünse çocuk yuvaya başlayana dek (3 yaşlarına kadar) değişmemesidir. Özellikle ilk 1-1,5 yıl bakımı üstlenen kişinin sürekliliği ve bakılan mekanın sabit olması (mümkünse kendi evi) çocuğun kişiliğinde güven duygusunun oluşması açısından çok önemlidir. Çocuğun bakımını üstlenebilecek bir diğer kişi ise güvenilir, iyi referansı olan bir bakıcıdır. Bakıcıya karar vermeden önce bir müddet onunla birlikte bebeğin bakımını üstlenmek, onun davranışlarını gözlemlemek ve sonrasında da çocuğun davranışlarını ve bakıcı ile aralarındaki ilişkiyi gözlemlemeye devam etmek doğru olacaktır. Çocuğun bakımındaki en önemli unsurlardan biri ise, bakımı üstlenen kişi ile annenin disiplin anlayışları ve görüşleri arasında bir tutarlılık olmasıdır. Birinin “Hayır” dediğine diğeri “Evet” diyorsa bu çocuğun şartları istediği yönde kullanabileceği ve ipleri eline aldığı bir durumdur. Örneğin, annenin izin vermediği bir şeyi anneanne onaylıyor ya da annenin müsaade ettiği bir şeye bakıcı kızıyor ise, çocukta dengesizlik olacak, istediğini yaptırmak için her iki tarafı da kullanmak isteyecek aşırı ısrarcı ve isyankar bir tutum sergileyecektir. Bu nedenle çocuğun bakımını üstlenen kişiler arasında fikir birliği olması ve aynı dili konuşmaları oldukça önemlidir. 3 yaşından itibaren de çocuğun sosyalleşebileceği bir ortamda bulunması, aynı zamanda fiziksel, zihinsel ve duygusal gelişiminin de desteklenmesi için uygun bir yuvaya gönderilmesi çalışan ya da çalışmayan tüm anneler için sağlıklı bir seçim olacaktır.


Suçluluk duygusu ve yetersizlik
Çalışan annelerin sıklıkla karşılaştığı bir diğer sorun ise suçluluk duygusudur. Anne her ne kadar elinden geldiğince çocuğu ile ilgilenmeye, ona vakit ayırmaya çalışsa da, çocuğunu evde bir bakıcı ya da bir aile büyüğü ile bırakmak zorunda kalan, tüm bakımı ile ilgilenemeyen, ona yemek yapamayan bir anne, kendini yetersiz hissetmeye başlayacaktır. Bu yetersizlik hissi beraberinde “suçluluk duygusunu” da getirecektir ki, bu duygu ile anneler her akşam eve ellerinde bir oyuncakla geleceklerdir. Vicdanını rahatlatmak, kendini daha iyi hissetmek ve suçluluk duygusunu az da olsa azaltabilmek için sürekli hediye almak zamanla anne için de çocuk için de bir rutine dönüşecektir. 


Yetersizlik hissi “Ben yeterince iyi bir anne değilim” düşüncesinden kaynaklanmaktadır. “İyi anne” olmayı, ev işleriyle uğraşıp çocuğu ile evde ilgilenmek olarak gören anneler yanlış bir algıya düşmektedir. Çünkü şayet çalışan anne, çocuğuna dengeli ve yeterli bir şekilde ilgi, sevgi ve bakımı gösteriyor ise çocuk sağlıklı bir duygusal ve sosyal gelişim göstermektedir. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki bu annelerin çocukları bağımsız, sorumluluk sahibi, başarılı ve güvenli bireyler olarak yetişmektedir. Bu denge sağlanamadığı, anne hediyeyi bir rüşvet olarak gördüğü takdirde, çocuklar için bu durum bir alışkanlığa dönüşecek ve hediye konusunda sürekli bir beklenti içinde olacaklardır. Annenin gelmesini dört gözle beklemeye başlayacaktır ki bu ona karşı olan özlemden değil, sırf hediyeyi bir an önce almak için sabırsızlanmaktan ibarettir. 


Çocuklarınıza yetinmeyi öğretin
Hediyenin biçiminden çok, neden verildiği önem taşır: “Bugün bana çok güzel yardım ettin”, “Okulda arkadaşlarınla artık çok iyi anlaşıyorsun” gibi çocuğun başarılarını takdir edip küçük bir hediye vermek ya da  “Aferin”, “Süpersin”, “Çok iyi iş başardın” gibi sözel olarak ödül vermek ya da sadece içten bir şekilde sarılıp öpmek de en doğrusu ve çocuğun en çok ihtiyacı olandır. Ancak annenin ya da babanın vicdan azabından kaynaklanarak, günü kurtarmak için sıklıkla aldığı hediyeler bir süre sonra çocuğu tatmin etmemeye başlar. Kısa bir süre için ona odaklanır sonra da kaldırıp bir köşeye atar. Çünkü her geçen gün yeni bir şeye sahip olan çocuk “yeni” kelimesinin anlamını da tüketmiştir. Bir süre sonra alınan şeyler beğendirilememeye de başlar. Kıyafet alınsa “ama ben o yeni çıkan oyuncaktan istiyordum!” diye ağlama nöbetleri başlar. Sonuç olarak bu çocuklar uzun vadede şımarık, hiçbir şeyden tatmin olmayan, mutsuz bireyler olarak yetişeceklerdir. Dolayısıyla aslında çocuklara yetinmemeyi öğreten aileleridir, bu şekilde her gün alınan sürprizlerle onlara sadece tüketmeyi öğretirler. “Ben yapamadım, o yapsın” “ Benim olmadı, onun olsun” diyerek her istediğine “evet” denilen “hayır”ı duymayan çocuklar için ileride zor günler yaşanacaktır. Ailenin “evet” diyemeyeceği bir gün gelebilir ya da toplumun sınırlar koyacağı günler geldiğinde çocuk bocalayacak, ne yapacağını bilemeyecektir. Daha sonra bu şekilde yetişmiş çocuklarda davranış bozukluklarını, iletişim güçlüklerini görmek kaçınılmaz olacaktır. 


Çalışan annenin karşılaştığı bir diğer sorun ise aşırı sorumluluk yüklenmesi, hem zihinsel hem de fiziksel olarak yorgun olmasından kaynaklanarak, işten eve dönüşte çocuğuna yeterince zaman ayıramama kaygısıdır. Çalışan anneler iş yüklerini çevrelerindeki kişilerden özellikle babalardan destek alarak biraz hafifletebilirler. Hayatlarında öncelik verecekleri işleri sıraya koyup organize edebilirler. Önemli olan annenin çocuğu ile geçirdiği sürenin uzun olması değil, kaliteli olmasıdır. Öpmek, kucaklamak, sarılmak, çocukla duygularımızı paylaşmak, onun da duygularını ifade etmesine fırsat vermek, yardımcı olmaktır önemli olan. Hediyeler yerine sevgi ve ilgi vermek çocuğu tatmin eder. İşten eve dönüldüğünde hemen yemek yapılması gerekiyor ise, bu süre içerisinde mutfakta bir yandan çocuğunuzla sohbet edebilir bir yandan siz yemek yaparken ona da küçük görevler vererek zamanı bir arada değerlendirebilirsiniz. Bir gün yorgun olunup çocukla oynanmasa da ertesi gün bu mutlaka telafi edilmelidir. Hafta içi zor ise, hafta sonlarını dolu dolu, farklı, çocuğun sevdiği, birlikte eğlenilebilecek aktiviteler ile (dışarıda yemek, gezmek, sinemaya gitmek vs.) geçirilmelidir. 


ASLI KIZILTOPRAK TUNA, Uzman Klinik Psikolog
DBE Çocuk ve Genç Psikolojisi. 

İkinci evlilik araştırmaları

Yapılan araştırmalar, boşanma suretiyle ayrılan kişilerin 3 ile 5 yıl sonra yeniden evlendiklerini ortaya koymaktadır.

Erkeklerin yeniden evlenme oranı kadınlara göre daha fazla ve daha çabuktur. Birçok erkek ve kadın ilk evliliklerinde tecrübesiz olduklarından dolayı hatalar yaptıklarını ve bu hatalardan ders alarak artık gerçek sevgiye ve ortak güzel ilişkiye hazır olduklarını hissederler ve yeniden evlenirler

( Gestoff, 1975).


5 Haziran 2012 Salı

Ünlülerden çocukluk hikayeleri


Türkiye'de ünlü simaların çocukluk anıları hep merak edilir. Aralarında yaramazlık yapanı da var, elini prize sokanı, aşıdan korkanı, lisede kopya çekeni de var. Çocukluk hatıralarını Kehkeşan dergisine anlatan ünlülerin röportajları gösteriyor ki aslında onlar da herkes gibi çocukluğunu doya doya yaşamış, koşup oynamış.


Cem Yılmaz: "Bulmacalarda annenin erkek kardeşi kısmına dayımın beş harfli ismini sığdırmaya çalışırdım. Dedemle parka gittiğimiz bir gün TRT'ciler çekim için oradaydı. Beni oynarken çektiler. Yayın günü bizim aile programı izlemek için televizyon karşısına geçti. Kendimi ekranda görünce beni niye parkta unuttunuz diye gözyaşlarına boğulmuştum."

Ata Demirer: "Tekvando kursuna yazılmıştım, döner tekme atarım diye düşündüm hocanın önüne yuvarlandım, bir daha hiç gitmedim."

Acun Ilıcalı: "Tam bir sokak çocuğuydum. Kadıköy Anadolu Lisesi'nin en başarısız öğrencisiydim. Hiç sınıfta kalmadım, gelmiş geçmiş en büyük kopyacı benimdir herhalde."

Teoman: "Ropdöşambırlı bir çocuktum. Çünkü evimizde pijamayla dolaşmak ayıp karşılanırdı. Muhallebi çocuğuyla sokak çocuğu arasında gidip geldim. Salon erkeği denir ya, ben de salon çocuğuydum. Hep kibar ve ölçülü."

Beyazıt Öztürk: "Çocukluğumda mahalleden geçen ve kuru ekmek toplayan amcalar vardı. Çoğunlukla annem beni onların yanından alırdı. Eve gelip yemek yemezdim, onların torbalarından ekmek yerdim. 3-4 yaşlarında elimi prize sokmuştum. O kadar canlı bir anı ki, cansıza dönüyordum neredeyse!"

İpek Tuzcuoğlu: "Aşıdan çok korkardım, okulda aşı yapılacağını duyar duymaz kendimi dışarı atar, her seferinde mutlaka kaçardım. Öğretmenlerimden bu yüzden çok azar işitmişimdir."

Oktay Aymelek: "Çocukluğumda da mutfak işleriyle haşır neşirdim. Öyle ki evde kimse olmadığı vakit kendi yemeğimi kendim yapardım. Küçükken saklambaç, tombik ve futbol oynamayı da severdim."

Ergenlik Dönemi


Başkaldırı dönemi de diyebileceğimiz ergenlikte yaşanan fırtınalar nelerdir ve bu dönemin sağlıklı geçirilmesi nelere bağlıdır?

Ergenlik döneminde kişide belirgin olarak hem fizyolojik hem de psikolojik değişmeler hızlı ve ardışık biçimde gözlenir. Dönemin temel özelliği her iki anlamda da çatışmadır. Bir başka deyişle ergenlik tam anlamıyla bir savaş dönemidir. Fizyolojik açıdan hormon savaşlarının, psikolojik açıdan da kişilik savaşlarının verildiği bir yapılanmadır. Kaçınılmaz olarak bu süreç içinde hem ergenin hem de yakın ve dolaylı sosyal çevresinin sıklıkla yaşadığı duygu ise gerginlik ve buna dayalı kaygı yaşantılarıdır. Bu kaygılarda karşımıza iki ana temelde çıkarlar. Birincisi içsel kaygılar ki bunlar ergenin kendilik ve çevre algılamalarını nasıl adlandırdığı ile şekillenir. İkincisi ise çevresel yani dışsal kaygılar. Bunlar genellikle sosyal kaygı nitelikli olup sosyal baskılar ve gelecekle ilgili yapılandırmaları ve müdahaleleri içerir. Başka bir deyişle kişi bu dönemde sürekli olarak yeni bilgiler, yeni ilişki sistemleri ve sorumluluklar gibi ilk kez karşılaştığı durumlarla yüzleşecektir.

Sürekli olarak kendisini ve çevresini anlamaya çalışan genç yargılama mekanizmasını çalıştıracaktır.

Örneğin bir genç; ani ve sonuçlarını hiç düşünmediği tepkiler verebilir. İnatçı, hoşgörüsüz olma, çabuk sinirlenme, başkalarını küçük görme, uzlaşmayı reddetme, keskin ve sert konuşma tarzı, saldırganlık, karşıt tepki geliştirme, yalan söyleme, otoriteye ve kurallara karşı gelme gibi davranışlar gösterebilirler.

-  Peki sözün burasında ailelere ‘Neler Yapabilir?’ konusunda ne gibi reçeteler sunabiliriz başlıklar halinde?

Bu dönemde gençler özgür olmak istediklerini her fırsatta dile getirirler. Anne babaların dikkat etmeleri gereken nokta çatışmayı büyüten söylemlerden uzak durmak olmalı.

Karar alma ve uygulama aşamasında onun yerine kararlar almak ve uygulamasını önermek yerine karar alma sürecinde ve uygulamada yardımcı olmalı.

Söylediklerimiz ve uyguladıklarımız arasında çelişkiye yol açabilecek farklılıklar olmamalı. Unutmayalım ki genç kendilerini söylenenleri değil, gördüklerini daha çok öğrenir ve uygularlar.

Dışarıya açılmakta olan genci kısıtlamaya çalışmak daha çok dışarı itme anlamına gelir. Aile ortamını kendisini rahat ifade edebileceği bir şekilde sunmak son derece önemlidir.

Aile ile ilgili karar alma ve uygulama mekanizmasına katmak hem aidiyet duygusunun güçlenmesi hem de kendini ifade edebileceği özgür ortam yaratma anlamında verimli ve önemlidir. Değer verildiği duygusunu güçlendirir.

Ona karşı sabırlı ve sevecen davranabilin ki maksatının ne olduğunu anlayabilme ve ne düşündüğünüzü ona anlatabilme şansınız olsun.

Dışarıya açılma istekleri hiçbir zaman aileyi terk etme arzusu anlamına gelmez. Paniklemeyin ve sağlıklı sosyalleşme için karşılıklı güvene dayalı bir ortam yaratabilin.

Eleştirinin yönünü ve dozunu iyi ayarlayın. eleştiri yapılan hata ile ilgili olmalıdır. Kişiliğe müdehale anlamına gelebilecek olan “Sen dili” kullanımı suçlama gibi algılanabilir.

Sizin için bir şeyler yapması, size iyilikler yapması için fırsat tanıyın.

Özelinizden bir şeyler paylaşın ki o da sizinle paylaşabilsin.

Büyümesini destekleyin ancak otorite rekabetine girmemeyi de asla unutmayın.

Söylediklerinizde ve yaptıklarınızda mutlaka tutarlı ve adaletli davranmaya çalışın.

Sevildiği mesajını düzenli, tutarlı ve abartmadan verin.

Güçsüz yönleri üzerinden çok eleştirmeyin güçlü yönlerini beraberce tanımaya uğraşın.

Herkesin hata yapabileceği ilkesine gerçekten inanın.

Zorlamayın. İkna edin!

Emretmeyin. Rica edin!

-alıntı-