28 Ağustos 2012 Salı

Bir Gol Kraliçesi: Bilgin Defterli




Yeter ki yapmaya karar versin Türk kadını. Başaramayacağı hiçbir şey yoktur.

Bilgin Defterli, A Milli Kadın Futbol Takımımızın Kaptanı. 33 maç oynamış, 14 gol atmış. Milli takımda en az onun kadar başarılı 15 kadın daha var. Ama biz önce Bilgin’i tanıyalım.
1980 İstanbul doğumlu olan bu genç sporcu, futbol kariyerine 1996 yılında Dinarsu Spor’da başladı. Başarı grafiği tam yükselme gösterirken, Türkiye’de kadın futboluna ara verildi. Kulüpler kapatıldı, sözleşmeler iptal edildi.

Futbol aşkı ile tutuşan bu genç kadın, kendine bir CV hazırladı ve Almanya kadınlar ligi kulüplerine gönderdi. Yeteneğini, azmini hemen fark eden Bundesliga oldu.
Halen futbol yaşantısını Almanya’nın FC Köln takımında sürdüren Kaptan Bilgin Defterli ile Aslıhan Karlıdağ'ın yaptığı söyleşiyi paylaşıyoruz:

Futbola olan yeteneğini ilk ne zaman, nasıl ve kimin sayesinde keşfettin?
Yeteneğimi çok küçük yaşlarda kendim keşfettim diyebilirim. Yaklaşık 7-8 yaşlarında mahallede erkeklerle birlikte futbol oynardım. Mahalleler arası turnuvaları yapılırdı ve bu turnuvalarda yer alan tek kız çocuğu ben olurdum. Daha sonra ortaokul yıllarında, okullar arası futbol turnuvalarında erkek takımlarında oynamaya başladım. Okuldaki spor öğretmenlerimin ailemle konuşmasından sonra futbolcu olmaya karar verdim. 1996 yılında İstanbul takımı olan Dinarsu Spor kadın futbol takımına kayıt oldum.

Futbolcu olmayı seçtiğini söylediğinde ailenin ve arkadaşlarının tepkisi nasıl oldu?
Ailem sokaklarda ve okulda erkeklerle futbol oynamama karşı çıkıyordu. Çünkü çevremizdeki insanlar aileme sürekli "kız kısmı evde oturur, çamaşır yıkar, temizlik yapar. Ne işi var senin kızının erkeklerin arasında?" şeklinde konuşmalar yaparlardı. Ortaokuldaki spor öğretmenimin ailemle konuşmasından sonra futbol oynamama biraz daha ılımlı bakmaya başladılar.

Futbolcu olmak hayatını nasıl etkiledi?
Ben Ticaret Meslek Lisesi muhasebe bölümünü okudum. Belki o mesleği devam ettirseydim masa başında  bir iş yerinde çalışıyor olurdum; ama spor yapmayı çok sevdiğim için o meslekten vazgeçtim. Futbolcu olmaya karar verdim ve bu kararım hayatımı her anlamda çok değiştirdi. Futbol sayesinde dünyayı gezdim diyebilirim. Eğer muhasebeci olsaydım yaşadığım bu başarıları göremez, sizlerle paylaşamazdım.

Ağır idmanlardan dolayı vücudum bozulur diye düşündün mü? Birçok aile kızlarının erkek gibi görüneceğini düşünerek futbol oynamalarını istemiyor.
Hiçbir zaman vücudum bozulur diye düşünmedim. Ayrıca spor yapmak vücudu daha zinde tutar. Vücudum bozulur düşüncesi çok yanlış bence… Tabii ki şunu da eklemeliyim, bir kadın futbolcu sahanın içinde nasıl futbolcu kişiliğine bürünüyorsa saha dışında da kadınsı kişiliğini unutmaması gerekir.

Kadın futbol kapatılınca…

Sen Türkiye’de oynarken kadın futboluna ara verildi. Hiç “Bu iş burada bitti!” diye aklından geçirdiğin oldu mu?
İskenderun Sanayi Spor'da bir yıl futbol oynadıktan sonra sezon sonu İstanbul'a geri döndüm ve kadın futbolunun kapanacağını duydum. Bu beni o kadar çok üzmüştü ki hayallerimin o anda bittiğini düşündüm. Ama azmimi ve kendime olan güvenimi hiçbir zaman kaybetmedim. 8 yıl Türkiye'de kadın futboluna emek vermiştim ve başarılı bir oyuncuydum. Neden yurtdışı olmasın diye düşünüyordum hep. Daha doğrusu hayalini kuruyordum.


“Bundesliga’ya CV’mi gönderdim”
Sanırım yurtdışına transfer olan ilk ve tek kadın futbolcumuz sensin. Almanya’ya transferin nasıl gerçekleşti, biraz anlatır mısın?
Evet, yurtdışına transfer olan tek kadın futbolcu benim. 2002-2003 sezonunun sonunda Türkiye’de kadın futboluna ara verilince, Türkiye'de yaşadığım başarıları bir CV olarak hazırladım. Almanya'daki kadın takımlarına CV’mi gönderdim. Almanya’nın 1. Lig takımlarından olan FSV FRANKFURT kulübünden bana cevap geldi. Beni denemek üzere bir ay boyunca takımlarında idman yapabilmem için davet ettiler. Bir ay boyunca FSV FRANKFURT takımıyla idmanlara çıktım. Bu benim için bir sınav gibiydi ama ben bu sınavı başarıyla tamamladım. Ve benimle 2 senelik sözleşme yaptılar.

“Bundesliga’da kadın takımı zorunlu”
Almanya’daki kadın futboluyla Türkiye’yi kıyaslayabilir misin? Kulüplerin yapısı, tesisler, oyuncular ve insanların kadın futboluna bakışı arasında ne gibi farklılıklar var?
Mesela UEFA, AImanya’daki bütün Bundesliga erkek takımlarına kadın takımı kurma zorunluluğu getirdi. Şimdi Almanya’da bildiğiniz bütün takımların kadın takımı var. Türkiye'deki kadın futbol takımlarının çoğu belediyelere bağlı ve ligde uzun süreli kalamıyorlar. Her zaman söylediğim gibi Türkiye'de Süper Lig takımları kadın futbol takımı kurmadığı sürece kadın futbolu çok fazla ilerleyemez. İnşallah Almanya’daki uygulama Türkiye’de de gerçekleşir.

Almanya’da toplam 10 lig var ayrıca bölgesel ligler var. Neden Türkiye’de de olmasın?
İstiyorum ki kadın futbolu yaygınlaştırılsın ve reklamı olsun. Futbol Federasyonu bünyesinde de kadın futbolu üzerine bağlı bir yapı olsun ve bu desteklensin. Umarım Türk kadın futbol takımlarını daha iyi yerlerde görürüz. Oyuncu kalitesi olarak baktığımda Türkiye’de çok yetenekli oyuncular var. Fakat fizik ve kuvvet olarak Almanlardan çok eksiğiz. Bunu da düzenli idman yaparak giderebiliriz diye düşünüyorum.

Sözü milli takıma getirirsek; Türkiye Kadın Milli Takımı’nın kaptanı olarak milli takımımızın Avrupa Şampiyonası grup eleme maçlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Zor bir gruba düştük. “Almanya-İspanya-Romanya-İsviçre-Kazakistan” olduğu bir grupta mücadele ediyoruz. Doğruyu söylemek gerekirse turnuvaya iyi başlamadık. Çünkü Türkiye’de ligler bu yıl geç başladı ve bundan dolayı çok sıkıntı yaşadık. Futbol yaşantısını Türkiye’de sürdüren milli takım oyuncularının idman ve maç eksiklikleri nedeni ile toparlanamadık. Ama şimdi daha iyiyiz, ligler başladı ve her hafta sonu maçlar var. Dediğim gibi ilerde daha iyi olacağız, sadece biraz sabır gerekli.
Tabii ki eksikliklerimiz var. Fakat şunu söylemeliyim ki inanın dünya çapındaki çoğu takım teknik olarak çok zayıf ama kondisyon ve kuvvet olarak çok iyiler. Bizim de en büyük eksikliklerimizden bir tanesi kuvvet. Ama bol bol kamp yaparak bu eksikliklerimizi giderebiliriz.

Türkiye’de kadın futbolunun ilk yıllarından itibaren yeşil sahalardaydın. Türkiye’de o günlerden bu yana kadın futbolunda neler değişti sence? Ya da değişen bir şey var mı diye mi sormalıyım?
Türkiye’de kadın futbolcular arasında erkeklere taş çıkartacak yetenekte oyuncular var gerçekten. Kadın futbolu çok büyük bir gelişme içerisinde. Okullarda daha da yaygınlaştı ve okullar arası turnuvalar yapılmaya başlandı. 2000 yılında ligde 14-15 takım vardı, şimdi ise 1. Lig ve 2. Lig olmak üzere takımlar çoğaldı. Bu da Türkiye'de kadın futbolu açısından sevindirici bir olay. Mesela son iki yıldır lig birincisi federasyon tarafından Şampiyonlar Ligi’ne gönderildi. En büyük değişim altyapıya inmeleri oldu bence…

Kadın futbolunu nerede görüyorsun? Sence insanlara kadın futbolunu daha çok duyurabilmek için neler yapılmalı?
Medyayı unutmamak gerekiyor tabii ki. En büyük desteğin onlardan gelmesi gerekiyor. Mesela burada kadın futboluyla ilgili her hafta dergiler çıkar ve toplantılar yapılır. Fakat Türkiye'de bir gazeteye çıkmak için ya bir kavga ya da bir olay olması gerekiyor. Türkiye'de kız çocukları ancak sokaklarda futbol oynayarak bir şeyler öğrenebiliyorlar. Türkiye’de o kadar çok yetenekli futbolcular var ki belki de bu yüzden fark edilmiyorlar. Oysa Almanya'da aynı yaş grubundaki kızlar sokak futbolundan çok kulüp düzeyinde futbol oynuyorlar.

Kadın futbolunun yavaş oynandığı ve hatta sıkıcı olduğu ile ilgili eleştiriler oluyor. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Sence kadınlar
daha küçük sahalarda daha hafif bir topla oynasalar maçların seyir zevki daha yüksek olur mu?
Ben öyle düşünmüyorum. Belki yavaş futbol oynanıyor olabilir ama sıkıcı olduğunu düşünmüyorum açıkçası. Kadınlar daha küçük sahalarda daha hafif bir topla oynasalar bence maçlar asıl o zaman daha sıkıcı olur. Çoğu erkek futbol oynamasını bilmiyor, peki buna ne demeli?

Futbolcu olmak isteyen kızlara ne önerirsin? İyi bir futbolcu olmak için neler yapmaları gerekir?
Her zaman şunu belirtmek isterim, tabii ki insan sevdiği işi yaparsa daha mutlu olurmuş. Ama eğitimi de unutmamak gerekiyor. Futbol bir heyecan, bir tutku belki ama her şeyin başı sonu eğitimden gelir. O yüzden başarabiliyorlarsa futbol hobi, eğitim ön planda olsun derim. Futbolcu olmak isteyen kızlara, hedefleri, hayalleri olduğu ve onları destekleyenler bulunduğu sürece başarı sağlayacaklarını söyleyebilirim. Hedeflerini belirlesinler ve sonuna kadar gitsinler. Ama burada en önemli görev ailelere düşüyor. Futbol oynamak isteyen kızlara engel olmasınlar. O kızlar da özgürce, istedikleri gibi futbol oynasınlar. Türkiye'de, futbolcu olmak isteyen kızların ailelerine beni anlatıyorlarmış. Röportajlarımı ailelere okutuyorlarmış. Ailelerden çok olumlu tepkiler alınıyormuş. Bunları duyunca ben de çok mutlu oluyorum.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Aşk'a 5 Kala...



"Ne olur 5 dakika seni göreyim" diye başlayıp, "Bütün hayatım sen değilsin" diye biten bir duygulanım bozukluğunun altından çıkmıştım... Hak etmediğine kavuşmanın sevinciyle göklerde dolaştırılmış, sonra artık kazanılacak bir zafer kalmadığından, yerin altına sokulmuştum. Yıldızlarla kurtların bile benim yerimin neresi olduğu konusunda kafası karışmıştı. "Yine mi sen?" diye karşıladıkları beni, aralarına almak istemiyorlardı artık. "Ya bak, bunu hak ettiğini düşünüyorsan başka ama asıl yerinin adam akıllı birinin gönlünün başköşesi olduğunu görmüyor musun?" diyorlardı. 

Ve evet. Aşkla randevu filminde olduğu gibi... Siber alemde aranan aşkın aslında yanı başında olduğunu göremeyenler arasındaki yerimi değiştirme zamanının geldiğinin bana hatırlatılmasının zamanı gelmişti.
Sevgili bulmanın hiç bir zaman kolay olmadığını gören, otuz küsur yaşındaki anaokulu öğretmeni Sarah Nolan (DIANE LANE) zamana karşı sürdürülen ruh eşi arayışını bir parça aşağılanma, iki parça kötüye gidiş ve talihliye sunulmuş bir tutam şans olarak görür, ‘doğru’ kişiyi arkadaş ve akrabaların zorlamaları arasında bulamayan Sarah, internet üzerinden sevgili bulma arenasına katılır. İnternet aleminde kendine yeni bir erkek arkadaş arayışına giren Sarah, bu arada öğretmeni olduğu bir öğrencisinin bekar babasına da ilgi duymaktadır. Bir gün internetten karşılaştığı Jake Anderson ile parkta köpek dolaştırırken tanışır. Aklı öğrencisinin babası Bob ile ve Jake arasında gider. Jack de bu arada Sarah'dan hoşlanmıştır lakin onu başkasıyla görünce uzaklaşır.

Kız kardeşlerinin siber buluşma adımını atması için aşırı istekli olan Carol ve Christine, Sarah’nın adını kullanarak onun bilgilerini perfectmatch.com’a (mükemmel eş.com) yazmakla kalmaz, bir de baştan çıkarıcı bir not düşerler: “Şehvetli, seksi, baştan çıkarıcı ve eğlenceli. DWF yıldızlı geceleri paylaşacak özel bir erkek arıyor. Köpekleri sevmesi şart”.
Fakat Sarah bir dizi traji-komik ve uyumsuz eşleşmelere ve web sitesinin önerdiği bir dizi istekli talibe maruz kalmasından ardından, bir de ‘belki mümkün’ bir adaya rastlar. Anlaşılması zor ama ilginç biri olan tekne üreticisi Jake Anderson (JOHN CUSACK) ile tanışır. Jake'in aşırı duygusallığı, Sarah’ı öğrencilerinden birinin eşinden henüz ayrılmış babası Bob Connor (DERMOT MULRONEY)'a iter. Çekici ve rahat bir tip olan Bob, adetâ sipariş üzerine yapılmış, mükemmel bir adamdır… Fakat film, akıllarında birbirleri olan çiftin (Sarah ile Jake) kavuşmalarına yol açan trajikomik olaylar zinciri ile son bulur.
 
2007'den beri aklının bir köşesinde yatıyor olmak, filmin bana vermeye çalıştığı mesajla aynı nitelikte. Meğerse, tokalaşma sırasında bana eğilip, kendini çekmenin sebebi de aklımda başkasının olduğunu düşünmenmiş...Aslında bilmelisin ki, hayatımın ayrılmaz parçası olan sensin, konuşmamız sırasında sözcüklerimin ses tellerimi okşayarak geçmesinde, parmaklarımın zarif görünmek adına incelmesinde, omuzlarımı çökerten, dizlerimi kıran, kafamın önde, gözlerimin yerde, ellerimin cepte olduğu duruştan, dik ve simetrik bir yürüyüşe geçmemde, arabaya binerken ve inerken kapımın açılmasını beklememde, yemek yerken çatal ve bıçağın sessizliğe gömülmesinde, kendimi prenses gibi hissetmemi sağlayan; kibar, ihtimamlı ve incelikli olan ziyafetlerin tümünde sen varsın. Bu yüzden çamurun içinde büyüttüğüm bir devsin sen. Çingene’nin kulağındaki altın küpesin...Porselenin üzerindeki motifsin...Yanaktaki gamzesin...Çatıdaki karsın...Fikrimin ince gülüsün...

Bir akşam yemeğinde, beni neden tercih edeceğini sormuştum... Aldığım yanıtı, tarihe geçmesi açısından paylaşmak istiyorum:
1- İnsana değerli olduğunu hissettiriyorsun.
2- Şahsına münhasırsın.
3- Matrak tarafını seviyorum.
4- Kendisiyle kolay diyalog kurulabilir bir insansın.
5- Güzel bir kadınsın.
6- Söz dinler bir intiban var, söylenen şeyi ciddiye alıyorsun.
7- Anlayışlı bir insan izlenimi veriyorsun.
8- Derin bir tarafın var.
9- Açık sözlüsün.
10- Duygun var- duygu sahibisin.

Aklımın arka koltuğunda yolculuğu tamamlaman ve bundan gocunmaman sana şunu kazandırdı, herkes bir yerlerde indi, zorla indirildi ama seninle yolculuğumuz devam ediyor ve hatta sen içinde bulunduğumuz aracı bile eskittin, dağıttın... Bu yol, elele vermiş iki insanın gidebildiği yere kadar uzayacak...

Hülya Okur yazısıdır. 

21 Ağustos 2012 Salı

Anne Babalar İçin Okul Rehberliği



DBE ( Davranış Bilimleri Enstitüsü) Çocuk ve Genç Bölümü Klinik Psikolog, Açelya Şahin Fırat'ın soru cevap şeklinde hazırlanmış "Okula Hazırlık " yazısıdır.

• Okul öncesi eğitimin önemi nedir?
Okul öncesi eğitim çocuğun ruhsal ve akademik olarak okula hazır olmasına yardımcı olan bir olgudur. Okul öncesi eğitim alan çocuk, anne-babadan ayrı kalabilmeyi, bireyselleşmeyi, temel kavramları öğrenir; öz bakım, sosyal, dil, ince motor ve kaba motor becerilerini geliştirir. Böylelikle okul öncesi eğitim almış çocuk yaşıtlarına oranla okula daha hazır başlar.

• Anaokuluna başlama yaşı kaçtır?
Bireysel farklılıklar söz konusu olmakla birlikte normal şartlarda 2 yaşından itibaren anneleri ile katılabilecekleri oyun gruplarını, 3 yaşından itibaren yavaş yavaş arttırarak önce 3 tam veya 5 yarım gün, çocuk adapte olmaya başladıktan sonra da 5 tam gün okul öncesi eğitimi öneriyoruz.

• Anne-baba anaokuluna göndermeden önce çocuğun hazır olup olmadığını nasıl anlamalıdır?
• Psikolojisi hazır mı?
Anaokuluna hazır olmak gibi bir kavramdan bahsetmek ne kadar doğru bilemiyorum. Anaokuluna gitmenin amacı zaten çocuğu ilköğretime hazırlamaktır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında aslında çocuk anaokuluna ne kadar hazır değilse o kadar çok okul öncesi eğitim alması gerekir. Örneğin, çocuk anneden ayrılamıyorsa, öz bakım becerilerini geliştiremediyse, kurallara uymakta zorlanıyorsa, davranış sorunları, konuşamama problemleri varsa biz özel eğitime başlamadan önce okul öncesi eğitime başlamasını, 2-3 ay çocuğu gözlemlemelerini ve bu sıkıntılar geçmez ise bize tekrar gelmelerini öneriyoruz.

• Anaokuluna uyum sürecinde yaşananlar ve dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?
• Korkma nedenleri ve bunları yenmesine yardımcı olacak yöntemler nelerdir?
Çocuğunuz için uygun bir okul öncesi eğitim kurumu aramakla başlayacağınız bu süreçte sizi birçok basamak beklemektedir. Okullarla yapılan görüşmeler, karar aşaması, okul gereçlerinin temin edilmesi vs. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun bu sürecin en önemli figürü olduğunu unutmamak ve hazırlık aşamalarına onu da dâhil etmek size yardımcı olacaktır. Anaokuluna başlamak üzere olduğunu, tüm bu hazırlıkların onun için yapıldığı çocuğunuza anlatın. Gideceği kurumu belirledikten sonra, tipik bir günün akışı hakkında çocuğunuzu bilgilendirin. Kafasındaki belirsizlik ne kadar az olursa ilk günler o kadar rahat geçecektir. Ona birçok şey öğreneceğini, arkadaşları ile birlikte yeni yeni bir sürü faaliyet yapacaklarını söyleyin.

Okulun ilk günü geldiğinde;

Sabah evden çıkmadan önce çok fazla çatışmaya girmemeye özen gösterin. O günkü tutumu, ruh hali ne kadar olumlu olursa o kadar rahat bir gün geçirir. Bırakın ne istiyorsa giysin, yesin...

Kuruma annesi ve babası ile birlikte giden çocuk kendisini daha çok güvende hisseder. Çok önemli bir işiniz yoksa okulun ilk günü anne ve baba olarak çocuğunuza eşlik edin. Ve eğer mümkünse okul çıkışına da birlikte gidin. Okul sonrasında beraber bir aktivite yapın (yemeğe gitmek gibi) ve okulun ilk günü hakkında sohbet edin. Fakat bu sohbetin bir sorgulama şeklinde olmamasına özen gösterin.

Eğer çok sevdiği bir oyuncağı vs. varsa yanında götürmesine izin verebilirsiniz. İlk günlerde kendini güvende hissetmek için yanında tanıdık bir şeyler bulundurmak isteyebilir.

Ağlıyorsa... Çocuğunuz kadar anne baba olarak siz de bu durumdan pek hoşnut olmayabilirsiniz ki bu çok doğal. Uzun zamandır hayatınızda olan parçanız artık kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlanıyor. Fakat bu heyecanınızın ve ayrılmanın beraberinde getirdiği duyguların üstesinden gelmek ve çocuğunuza bu konuda da rol model olmak önemlidir. Böyle bir durumla karşılaşırsanız, anlayışlı ama kararlı olun. “Bugün senin için bir ilk. Kaygılı olmanı anlıyorum ama daha önce de konuştuğumuz gibi senin yaşındaki pek çok çocuğun yaşadığı bir şey bu. Öğretmeninle de tanıştık hatırlıyorsun. Burada yeni arkadaşların olacak. Bence keyfini çıkarmaya bak. Sen de göreceksin burada çok keyifli vakitler geçireceksin. Seni almaya geldiğimde bana neler yaptığını anlatırsın.”

• Onu anaokuluna gitmesi için nasıl ikna edilmeli? Okula gitmek istemiyorum diye direten çocuk nasıl ikna edilmelidir?
Çocuğu “ikna etme” gibi bir amacın olmaması ilk koşuldur diyebiliriz. “İkna etme” dediğimizde başka bir seçeneğin varlığı da söz konusudur çünkü. Eğer anne-baba çocuğun okul öncesi eğitim almasına karar verdiyse başka bir seçeneği olmadığı mesajı çocuğa verilmelidir. 2005 yılından beri çeşitli okul öncesi eğitim kurumlarına danışmanlık veriyorum. Bu zamana kadar çocuğu okula girmemek için ağlama krizi geçiren anne-babaların “Bak yavrum, burada çok güzel vakit geçireceksin, arkadaşların var, öğretmenlerin sana ne güzel şeyler öğretecek, vs. vs. vs.” şeklindeki ikna çabalarına “Aaa tamam o zaman hadi siz gidin. Ben de içeri gireyim.” diye yanıt veren bir çocuğa henüz rastlamadım. Bu sorun, ancak anne-babaların kararlı tavır sergilemeleri ile çözülüyor. Ayrılık merasimini uzatmamak, çocuk fark etmeden kaçmamak (Bu önemli, çünkü genelde böyle yapılır ve çocuğun anne-babaya daha fazla yapışması ile sonuçlanır.), onunla vedalaştıktan sonra okuldan ayrılmak en sağlıklı yoldur.

• Okul ve öğretmen seçiminin çocuğun başarısını etkiler mi? Bu noktada nelere dikkat edilmeli?
• İlkokul seçerken ne gibi noktalar göz önünde bulundurulmalıdır?
• Okulda çocukları tehlikelere karşı korumak imkansızdır, ama anne-baba okul seçimi sırasında dikkat etmesi gereken noktalar neler olabilir? Ve bu konuda neler yapabilirler? Okul içinde çoğun güvenliğini sağlayacak noktalar neler olmalıdır?
• Sizin bu konuda anne-babalara yardımcı olacak önerileriniz.
Her çocuğun ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Dolayısıyla bir çocuk için uygun olan bir okul diğer bir çocuk için hiç uygun olmayabilir. O nedenle okul seçiminde en önemli nokta kendi çocuğunuzu tanımaktır. Örneğin; çocuğun dil gelişimi iyi ise ikinci bir dili öğrenmekte başarılı olma ihtimali yüksektir, o nedenle yabancı dilin ön planda olduğu bir okul düşünülebilir. Çocuğun bedensel hareketliliği fazla ise daha küçük, az mevcutlu ve sportif aktivite imkânlarının fazla olduğu bir okul daha uygun olabilir. Çocuk bedensel enerjisini doğru bir şekilde boşaltabilirse akademik sürece daha iyi odaklanabilir. Aşırı kaygılı bir çocuğun çok kalabalık ve akademik beklentisi yüksek bir okula gitmesi bu sıkıntının daha da belirgin hale gelmesi ile sonuçlanabilir. Çocuğun gelişimi ile sıkıntılar göze çarpıyorsa, konuşma gecikmesi, telaffuz bozukluğu, algılama engeli, dikkat sorunu varsa ideal koşullarda okul öncesinde mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi ve bazı durumlarda okula bir yıl daha sonra başlaması gerekebilir. Bu konularda okul öncesi eğitim kurumundaki çocuk psikoloğu veya psikolojik danışman size yardımcı olabileceği gibi üniversite hastanelerinin psikiyatri/psikoloji anabilim dallarından veya özel danışmanlık merkezlerinden yardım alabilirsiniz.
“En iyi okul sizin beklentilerinize ve çocuğunuzun ihtiyaçlarına karşılık verebilen okuldur” tezinden yola çıkarak öncelikle beklentilerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz ve sonrasında okulları ziyaret ettikçe bu kriterleri ne kadar barındırdığını değerlendirmeniz yararlı olacaktır. Bazı aileler için eve yakınlık en önemli kriterken bazıları için okul binasının sağlamlığı, eğitim kadrosu, rehberlik hizmetlerinin kalitesi veya sosyal aktivitelerin çokluğu en önemli beklenti olabilir. Sonuç olarak size önerim çocuğunuzun özelliklerini doğru tanımlamanız ve bununla birlikte beklenti ve ihtiyaçlarınıza yönelik bir soru listesi hazırlamanız olacaktır.

• Çocukta okul fobisi varsa neler yapılmalıdır? Anne-baba çocuğuna nasıl destek olmalı ve onu sakinleştirmelidir?
Okul fobisi olup olmadığının bir uzman tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Çünkü bazen akademik alanlardaki sıkıntılar nedeni ile çocuk kendini okulda yetersiz hissettiğinden okula gitmek istemiyor olabilir. Bu durumda uygulanması gereken müdahaleler farklıdır. Dolayısıyla önce doğru bir teşhis gereklidir. Bunun için uzmanların yaptığı birtakım değerlendirmeler vardır. Eğer okul fobisi veya ayrılma kaygısı söz konusu ise bu durum ailelere verilecek öneriler ile değil bir terapi süreci ile çözülebilir.

• Çocuğa evde nasıl bir çalışma ortamı hazırlanmalıdır?
Eğer evinizin fiziksel koşulları uygun ise ona ayrı bir oda vermeniz oldukça sağlıklıdır. Bu odada çocuğunuz ders çalışırken dikkatini dağıtacak uyaranların olmaması önemlidir. Örneğin, ilköğretim çocuklarının odasına okul dönemlerinde televizyon, bilgisayar, oyun konsolu vs. konmaması daha doğrudur. Ona ayrıca verecek bir odanız yok ise, bu durumda ona özel bir çalışma alanı yaratmanız önemlidir. Onun ders çalıştığı saatlerde eğer aynı odada iseniz televizyon gibi onun dikkatini dağıtacak unsurların olmamasına özen gösterebilirsiniz.

Yeni okul yaşamınız şimdiden hayırlı olsun .

17 Ağustos 2012 Cuma

Kadın Kapısı - C.Y.B.H.Ö.Derneği


“Kız kardeş biz senin için varız.
Sorunlarının çözümü için nereye, nasıl başvuracağını bilmiyorsan, bize danışabilir ve nereye, nasıl gideceğini öğrenebilirsin…
Eğer adını ve adresini açıklamak istemiyorsan, biz senin adına bu ilişkileri kurabiliriz…
Eğer başvurunu yalnız yapmak istemiyorsan, biz seninle gelebiliriz…
Sağlık konusunda öğrenmek istediklerin varsa, bizden bilgi alabilirsin…
Yasal ve insan hakları konusunda destek, yardım bekliyorsan, tüm haklarını aramada sana yardımcı olabiliriz.”
Bunlar, Kadın Kapısı derneğinin kadınlara sesleniş sözleri.

Başlarda bir dayanışma merkezi olarak kurulan ve seks işçilerine cinsel sağlık başta olmak üzere yasal, sosyal, ruhsal çeşitli sorunlarında destek olmayı hedefleyen bir oluşum iken, tüzel bir kimlik kazanmışlar.

İsimleri “Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkları Önleme Derneği” olarak resmileşmiş.

Amaçları: Süreç içinde seks işçilerinin haklarını koruyan, bir dayanışma odağı olarak işlev görecek bir dernek olmak.

Cinsellik, seks , genelev, fahişe gibi sözcükler günlük hayatlarımızda pek kullanmadığımız ve duyduğumuz zaman kızararak başımızı çevirdiğimiz sözcükler. Eğer bu sözcükleri insanlık ve yaşamsal seçim hakları başlıkları ile değerlendirirsek, içinde gizli olan "zorla " "istemeden" "satılarak" "dövülerek" "tehdit edilerek" ve sevdiklerinden "ayrılarak" durumlarının olduğunu görebiliriz.
Dernek her ne kadar seks çalışanlarına destek vermek için kurulmuş olsa da ,sayıları her geçen gün daha da artan ve rapor edilmeyen cinsel taciz -saldırı- şiddet olayları mağdurlarına da ilk yardım merkezi olma özelliğini taşıyor.

Bir de manifesto hazırlamışlar. Sebepleri ve talepleri ile ilgili kısa bir bölüm paylaşıyoruz:

SEBEP
Seks işçileri yüzyıllar boyu toplum sağlığının korunması gerekçesiyle ve ahlaki nedenlerle dışlanmışlar, ayrımcılığa uğramış ve baskı altında tutulmuşlardır.
Fuhuş, toplumsal cinsiyet ve gelir eşitsizliğinin yaygın olarak yaşandığı toplumlarda genellikle kadınların maruz kaldığı bir cinsel şiddet biçimidir.
Seks işçileri çoğu kez kendi onayları dışında ve zor kullanılarak fuhuş yapmak zorunda bırakılırlar ve genellikle ekonomik bir sömürü bu şiddet biçimine eşlik eder.
Gelir eşitsizliğinin sürdüğü, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanamadığı toplumlarda fuhşun ortadan kalkması mümkün görülmemektedir.
Fuhşun ortadan kaldırılması amacıyla seks işçilerinin çalışma koşullarını kısıtlayan politikalar, onların sağlıksız koşullarda çalışmaları ile sonuçlanmakta, daha fazla şiddete ve sömürüye maruz kalmalarına neden olmakta, fuhşun yer altına girmesi ile birlikte sağlık yönünden seks işçileri daha az denetlenebilir ve ulaşılamaz hale gelmektedir.
İçinde bulundukları kötü koşullar nedeniyle seks işçileri, müşterileri ile güvenli cinsel ilişki konusunda pazarlık edemez duruma gelmekte ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılımı kolaylaşmaktadır.

Ülkemizde genelevlerde çalışan yaklaşık 3 bin “Genel Kadın”, gizli fuhuş kapsamında yaklaşık 15 bin “Gizli Fuhuş Kapsamında Genel Kadın” ve yine yaklaşık olarak 80 bin yasadışı olarak çalışan seks işçisi bulunmaktadır. Toplam sayıları 100 bine yaklaşan seks işçilerinin çok az bir bölümü yani sadece yüzde 3’lük bir bölümü yasal olarak genelevlerde çalışabilmektedir. Sayıları 56 olan ülke çapındaki genelevlerde çoğu kez isteseler de seks işçilerine çalışma olanağı sağlanmamaktadır.

Fuhuş konusunda ülkemizde yaşanan diğer önemli sorunların başında çocukların fuhuş sektöründe çalıştırılması ve giderek artan biçimde yabancı seks işçilerinin fuhuş sektöründe yer almaya başlamaları gelmektedir. Yabancı seks işçilerinin bir bölümünün kölelik koşullarında çalıştırılması, bir insan hakları ihlali olan insan ticareti suçunu gündeme getirmektedir.
 
Yukarıda sayılan gerekçeler nedeniyle

MANİFESTO
Seks işçiliği, karar verme yetisi olan yetişkinler arasında para veya mal karşılığı herhangi bir zor kullanma olmadan gerçekleştirilen cinsel hizmet alışverişi olarak tanımlanabilir.
Sokak fahişeliği, eskort hizmetleri, telefon arkadaşlığı hizmetleri, pornografi, erotik dans ve erotik masaj hizmetleri seks işçiliği kapsamında değerlendirilmelidir.
Seks işçileri diğer insanların ve çalışanların sahip olduğu haklarla aynı haklara sahip olmalıdır.
Seks işçilerinin haklarının korunması HIV/AIDS’in önlenmesi ve zararlarının azaltılmasında özel öneme sahiptir. Bu haklarının korunması için seks işçilerinin yasal zeminlerde çalışması esastır.
Seks işçilerinin sağlıklarının ve iyilik hallerinin geliştirilmesi için sağlık ve sosyal destek hizmetlerine ulaşmalarını kısıtlayan engeller ortadan kaldırılmalıdır. 

Sağlıklı ve aydınlık bir toplum için sivil toplum örgütlerini desteklemeyi ilke edinmelisiniz.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bacakları Olmayan En Hızlı Şey


Oscar Pistorius.
Güney Afrikalı paralimpik koşucu. "Bacakları olmayan en hızlı şey" diye bilinen Pistorius, 100, 200 ve 400 metrede dünya rekoru sahibi ve karbon fiber yapay protez bacakları yardımıyla koşuyor.
En iyi dereceleri: 100 metre 10.91 sn, 200 metre 21.58 sn, 400 metre 45.07 sn olup hepsi de T-44 sınıfında dünya rekoru.

22 Kasım 1986 doğumlu olan bu genç sporcunun henüz 11 aylıkken iki bacağında da fibula kemiği eksikliği tespit edilmiş. Anaokulu dönemine kadar ailesinin ve doktorların özel ilgisi ile fiziksel olarak güçlenmesi sağlanmış ve vücudunu tam bir bütün gibi kullanması öğretilmiş.
11-13 yaşlarında spor hayatına rugby ile başlamış, daha sonra Pretoria Erkekler Okulu su topu ve tenis takımlarında yer almış.

Sporun her dalını çok sevdiğini söyleyen Oscar, lise yıllarında Olimpik Güreş takımına katılmış ve 2003 Haziranı’ndaki ameliyatına kadar aktif spor hayatına devam etmiş. Bu ameliyatta kendisine fiber protez bacak takılmış ve spora sadece atletizm ile devam etme kararı almış.  

Üniversite eğitimini İşletme Bölümü Spor Yönetimi üzerine seçmiş ve fakültenin tesislerinden daha fazla yararlanabilmek için okulunu uzatarak okumaya karar vermiş. 30 yaşında mezun olmanın kötü bir tarafı olmadığını düşünüyor.

Hayat felsefesini "Fiziki engeliniz sizi engelli yapmaz, yapabilirlikleriniz sizi engel tanımaz yapar" üzerine kurmuş.

Olimpiyatlarda yarışmasına, diğer ülke sporcuları tarafından "avantaj" sağladığı iddiaları ile itiraz edilmişti. Hatta bu nedenle 2008 Olimpiyatları’na katılımı engellenmiş, ancak yapılan bir düzine test sonucunda bu durumun bir avantaj olmadığına karar verilmişti.
2012 Olimpiyatları'nda hepimiz Oscar’ı heyecanla izledik. Kimimiz duygusal bağ kurdu ve yakını olan ampute sporcularımızın böyle bir başarıya imza attığını hayal ettik.

Ülkemizde her belediye, kendi ampute sporcuları için olanakları artırmaya uğraşıyor. Bu konuda en çok göze çarpan Ankara Engelliler Gençlik ve Spor Kulübü. Üç ayrı spor dalında yer alıyorlar.
Futbol:
Ampute futbol takımında 21 engelli sporcu var ve geçen sene Avrupa ikincisi olmuşlar.
Basketbol:
Tekerlekli basketbol olarak bildiğimiz bu spor da toplam 16 sporcuları var.
Yüzme:
Henüz sadece 2 sporcu var; ama bu sene sayıyı artırmayı hedefliyorlar.

Kulüp, Türkiye'nin ilk ampute futbol sahasını açmış. Hedefleri bir engelliler spor kompleksi yapabilmek. Bu konuda sponsorlara ihtiyaç var. 

Sporcunun zeki, çevik ve başarılısı çok çalışarak ve imkân sağlanarak oluşur.
İmkânı olan herkesi yaşadıkları bölgenin ampute spor kulüplerine destek vermeye çağırıyoruz.

Çünkü gençlerimiz yarınlarımızdır.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kusursuz Güzellik Algısı ve Etkileri


"Bir derginin okuyucularına sorduğu sorular üzerine 'beden algısı' ve toplumun/kültürün bu algıya etkileri hakkında bir yazı hazırlamak istedik. 

Toplumda uzun süredir, çokça üzerinde durulan, özelikle reklamlar, magazin haberleri ve hatta eğlence sektörünün altını çizdiği bir kusursuz beden imgesi var.
'Genç kalmak, zayıf olmak, mükemmel ölçülere sahip erkek ve kadın olmak beğenilmek için şarttır' mesajı, kozmetik ürünlerden, yarışma programlarına kadar geniş bir yelpazede tekrarlanmakta.

Çok tanrılı dinlerde güzelliğin sembolü tanrılar ve tanrıçaların özellikleri, hepimize bir kozmetik ürünü kadar yakın sanki. Bu sistemin içinde, bu mesajlarla büyüyen çocuğun, bu sistemi ve mesajı benimseyeceğini düşünebiliriz. Bunu benimseyen çocuk, ileride toplumsal sistemin içinde yer alacaktır.

Birey bu mesajı içselleştirdiğinde toplum da içselleştiriyor demektir. Bunun devamında toplumun desteklediği bu kavramlar bireyin sahip olmak zorunda olduğu ve sahip olursa onaylandığı birer kişilik özelliğiymiş gibi algılanabilir. Bu da, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkilerimize yansıyacaktır.
Kendimizle ilişkimize bakarsak, inancımız: zayıf olursak, güzel oluruz haline gelebilir. Bu inanç, kişide eğer temelde bazı psikolojik sıkıntılar varsa ve bu sıkıntılarla birleşirse, bozuk beden algısına ve farklı yeme bozukluklarına dönüşebilir. Bu kriterlere sahip olmayan kişilerde depresyona, düşük benlik algısına sebep olabilir.

Başkaları ile ilişkilerimize bakarsak, biz de sadece zayıf, güzel ve seksi olan kişileri arkadaş veya sevgili olarak beğenir hale gelebiliriz. Hatta bu görünürdeki kriterler, ilişkimizi belirleyen ana kriterler haline gelebilir. Sonrasında ilişki derinleştikçe, yakınlaştıkça fotoşopsuz ve yakın gözlüğü ile, kusursuz güzellik ve mutluluk olmadığı gerçeği ile yüzleşiriz, kusursuz güzel olanı bulmak ve kusursuz mutluluğa erişmek için yeni ilişkiler ararız.

Daha güzel olunması gerektiği fikri Photoshop'un, daha zayıf olunması gerektiği fikri diyetlerin, yeme bozukluklarının ve daha genç görünmesi gerektiği fikri çocuk yaştaki seksi modellerin, estetik ameliyatların artmasını sağlıyor olabilir. Kusursuz güzelliğe erişmekle, kusursuz mutluluğa erişileceği hatta neredeyse kusursuz kişiliğe erişileceği umudunu besliyoruz.


Bu kusursuz güzellik, zayıflık gibi kavramları besleyen medya ve reklam sektörü, elbette verdiği mesajlardan sorumludur. Bu sorumlulukla hareket etme ve etik kurallara temel insani sorumluluklar dahilinde bakmak önemlidir.

Kahramanlıkların altını çizmek, toplumun gözünde değerli olanın peşinden gitmek medyanın yapabileceği önemli işlerdendir. Medya ve reklamcılık insani özellikleri hedef alır ve bunları gündeme taşırsa, toplum, bu görsellikten içselliğe değişimi takip edecektir.
Haber yapılan; seksi olan değil, yetenekli olan olduğunda gençlik yeteneklerini geliştirip kendini bu yönüyle ortaya koymak, farkını göstermek isteyecektir."

Uzm. Psikolog Asena YURTSEVER,
DBE Yetişkin ve Aile Psikolojik Danışma Merkezi

5 Ağustos 2012 Pazar

Olimpiyat ve Markalaşma Üzerine

2012 Olimpiyat Açılış Töreni sanıyorum herkes için muhteşem bir görsel şovdu. İngiltere'nin ulusal tarihinin zengin sahne dekoru ile birleştirmiş hikâye biçimindeki anlatımı, İngiliz olmayanlar da bile milli duygular uyandırdı sanıyoruz. Gösteriler her ne kadar günümüz teknolojik yaşam figürleri ve vazgeçilmez müzikleri ile bitmiş olsa da benim algıladığım mesaj "tarihte insanlık çok acı çekmiş, çok fakirlik, açlık görmüş, savaşlarla tükenmiş; ama birlik ve bütünlük inancı ile dirilmiş, güçlenmiş. Ve bugün Olimpiyatlara ev sahipliği yapabilecek kadar zenginleşmiş."


İngiltere denince akla ilk gelen markalar, konseptler tek tek bu gösteride yer bulmuştu.
007 James Bond, David Beckham, Paul McCartney, Kraliçe Elizabeth, Queen, Mr. Bean... Ama en çok da Tim Berners Lee. İnternette adres yazarken girdiğimiz "www" (dabıl yu dabıl yu dabıl yu) yazılımını geliştiren kişi.


Açılış töreni 4 saat sürmüş olsa da hazırlıkları yıllar içinde tamamlandı. Tıpkı, olimpiyat sporcularının yıllarca hazırlanmış olması gibi. Olimpiyat oyunlarını diğer uluslar arası sportif karşılaşmalardan ayıran tarafı, ülkeleri rengi, standardları, kültürleri, azmi ve başarıları ile temsil ediyor olmalarıdır. Ve bu temsil, açılış töreniyle başlar.


Markalaşma kültürüne devletçe ve milletçe daha yakın olan ülkelerin, sporcularını birer marka değeri olgusu ile giydirdiğini, tanıttığını görebiliyoruz.

Rüzgar Mira Okan'ın kendi yazısı ile yaptığı "stil analizi" marka değerlerini daha çarpıcı anlatıyor.


İngiltere olimpiyat takımının tüm dallardaki üniformaları Adidas markası altında Paul McCartney'nin kızı, tasarımcı Stella McCartney'e ait. 










İtalya'nın kıyafetleri Armani'den. İtalyan olimpik takımının spor malzemeleri ve açılış gecesinde giyecekleri tüm kıyafetlerin resmi sponsoru da yine Armani oldu. Yelken takımının formaları ise Prada’nın elinden çıktı. 









ABD takım formaları Ralph Lauren'den. Geçiş sırasındaki sporcuların bereleri eleştiri konusu olsa da genel anlamda beğenimi kazandı. Lacivert, kırmızı ve beyazın modası hiçbir zaman geçmez. Formalar ise Nike. Bakalım müsabakalarda Nike, "Turbo Speed Suit" teknolojisiyle de zafer kazanabilecek mi?



San Marino’nun özel kıyafetleri Salvatore Ferragamo'ya ait.













Fransa ekibinin kıyafetleri Adidas imzalı. Fransız binicilik takımının formaları ise tahmin edileceği gibi Hermes’in. Elegan ve sofistike stiliyle Hermes, takımı da sofistike ve elegan gösteriyor.




Bob Marley'in tasarımcı olan kızı Cedella Marley ise Puma için Jameika takımının kıyafet ve üniformalarını tasarladı. Dünyanın en hızlı koşan adamı Usain Bolt giydikleri ve oynadığı reklam filmiyle de adından sıkça söz ettiriyor. Jameika'nın tropik iklimi ve ülke kültürü kıyafet ve renklerini de etkiliyor.





Hollanda renk uyumu anlamında benden tam not aldı, yakalardaki lale çok şık bir detaydı.


Tük Milli takımı klasik renk ve stilde geçişini tamamladı. Sporcuların formaları Lotto ve Sarar'dan. 2020 için bir iddiamızın olmasını istiyorsak sportif başarı dışında daha etkili bir stil kullanmamız şart. 



Bende sınıfta kalanların başında İspanya millileri var. Bu kıyafetler ile travma geçiren sporculara acil psikolog desteği şart. Erkelere kırmızı takım elbise giydirmek mi!  Onu Çin, Rusya  ve Ukrayna takip ediyor. 

Bazı ülke kıyafetleri de gelenekselliği ve kültürümüzü yansıtacağız diye folklör ekibinden halliceydi.

Mesela Malezya'nın kaplan görüntüsü.


Meksika'nın pançoları da "muchas gracias, ben almayayım" dedirtecek türdendi. :)

Nijerya ise geleneksel ama folklör ekibine benzemeksizin hoş gürünüyordu.



En esprili ülke Çeklerdi. Yağmur çizmeleri, şortları ve şemsiyeleri ile gerçekten çok "sevimli"ydi. :)


Stil, kendini ifade ediştir ve 2012 Londra Olimpiyat Oyunları açılış gecesinde de bir kez daha gördük ki her ülkenin kendilerine özgü olanı yansıtması, kendilerini görüntüleriyle ifade edişleri de işte bunun bir göstergesi.

Olimpiyatlar spordan çok daha fazlasıdır. Stil, lüks, moda, marka, pazarlama, reklam...

Karl Lagerfeld ve H&M olimpiyat için özel tasarımlarıyla mağazalardaki yerine çoktan aldı bile.

Bu seneki olimpiyatlar ise marka ve moda anlamında belki de kendinden en çok söz ettiren olimpiyat oyunları. 

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dünya Çocuklarının Dostu : Paul Newman

Hollywood’un ünlü aktörü, insan hakları savunucusu, yarış otomobili sürücüsü, 2008 yılında yaşama veda eden Paul Newman, 1988’de bir sabah uyandığında kendini çok hasta hissetmiş.
Hastayken hayattan hiç tat alamadığını fark etmiş.
Düşünmüş; Kendisi bir yetişkin olarak bu kadar umutsuzken, çocuk olanlar kim bilir hastayken yaşamla nasıl başa çıkıyorlar.

Ve işte o an aklından faydalı bir şey yapma fikri geçmiş.
Böylece Paul Newman, yaşamak için düzenli bakıma gereksinim duyan hasta çocuklar için "Serious Fun Children’s Network" isimli gençlik kampını kurmuş. İlki yirmi yıl kadar önce Connecticut’ta kurulan bu okullar, peş peşe çoğalarak sınırları aşmış.



Ve yirmi yıl sonra bu okulların on dördüncüsünü Ürdün Nehri kıyısındaki bir kasabada Ortadoğu’nun hasta çocuklarını mutlu etmek için açılmış. 

Ortadoğu’da kendi türünde bir ilk olma özelliğini de taşıyan bu kamp, yakın coğrafyada yaşayan ve kronik hastalıklardan muzdarip tüm çocuklara hizmet vermeyi amaçlıyor.

Olanaksızlıklar yüzünden  "hayır" cevabına alışmış bu çocuklar okul sayesinde at binme, yüzme, müzik aleti çalma, dans etme gibi eğlenceli bütün etkinlikleri yapabilme şansına sahip oluyorlar.

 Bu okul kurulduktan hemen sonra ilk olarak bir dans yarışması düzenlenmiş ve küçük bir köyde yaşayan kan uyuşmazlığı hastası 18 yaşındaki Zahir bu yarışmanın şampiyonu olmuş. En çok da ailesi ile beraber ilk defa bir faaliyeti beraber yapabildikleri için çok sevinmiş. 

Bu kamp din, dil, ırk gözetmeksizin, sadece çocukların mutlu anlar geçirmesi üzerine kurgulanmış bir okul. Zenginin de fakirin de aynı anda barış içinde beraberce çocukluklarını yaşayabilecek oldukları bu okul yardımseverlerin desteği ile büyümeye devam edecek gibi.

Bir zamanlar yardımseverlik, misafirperverlik dendiğinde akla önce Türkler gelirdi. Türk ne yaparsa bütün dünya konuşurdu.
Bunun devam etmesini sağlamak elimizde.

Yapmamız gereken, çocuk yaşta sosyal sorumluluk bilincinin ne olduğunu anlatmamız ;imkanları paylaşarak kullanmayı öğretmemiz ve çünkü paylaşarak çoğalan tek şeyin Sevgi olduğunu yeni nesillere hatırlatmamızdır.