5 Haziran 2012 Salı

Ergenlik Dönemi


Başkaldırı dönemi de diyebileceğimiz ergenlikte yaşanan fırtınalar nelerdir ve bu dönemin sağlıklı geçirilmesi nelere bağlıdır?

Ergenlik döneminde kişide belirgin olarak hem fizyolojik hem de psikolojik değişmeler hızlı ve ardışık biçimde gözlenir. Dönemin temel özelliği her iki anlamda da çatışmadır. Bir başka deyişle ergenlik tam anlamıyla bir savaş dönemidir. Fizyolojik açıdan hormon savaşlarının, psikolojik açıdan da kişilik savaşlarının verildiği bir yapılanmadır. Kaçınılmaz olarak bu süreç içinde hem ergenin hem de yakın ve dolaylı sosyal çevresinin sıklıkla yaşadığı duygu ise gerginlik ve buna dayalı kaygı yaşantılarıdır. Bu kaygılarda karşımıza iki ana temelde çıkarlar. Birincisi içsel kaygılar ki bunlar ergenin kendilik ve çevre algılamalarını nasıl adlandırdığı ile şekillenir. İkincisi ise çevresel yani dışsal kaygılar. Bunlar genellikle sosyal kaygı nitelikli olup sosyal baskılar ve gelecekle ilgili yapılandırmaları ve müdahaleleri içerir. Başka bir deyişle kişi bu dönemde sürekli olarak yeni bilgiler, yeni ilişki sistemleri ve sorumluluklar gibi ilk kez karşılaştığı durumlarla yüzleşecektir.

Sürekli olarak kendisini ve çevresini anlamaya çalışan genç yargılama mekanizmasını çalıştıracaktır.

Örneğin bir genç; ani ve sonuçlarını hiç düşünmediği tepkiler verebilir. İnatçı, hoşgörüsüz olma, çabuk sinirlenme, başkalarını küçük görme, uzlaşmayı reddetme, keskin ve sert konuşma tarzı, saldırganlık, karşıt tepki geliştirme, yalan söyleme, otoriteye ve kurallara karşı gelme gibi davranışlar gösterebilirler.

-  Peki sözün burasında ailelere ‘Neler Yapabilir?’ konusunda ne gibi reçeteler sunabiliriz başlıklar halinde?

Bu dönemde gençler özgür olmak istediklerini her fırsatta dile getirirler. Anne babaların dikkat etmeleri gereken nokta çatışmayı büyüten söylemlerden uzak durmak olmalı.

Karar alma ve uygulama aşamasında onun yerine kararlar almak ve uygulamasını önermek yerine karar alma sürecinde ve uygulamada yardımcı olmalı.

Söylediklerimiz ve uyguladıklarımız arasında çelişkiye yol açabilecek farklılıklar olmamalı. Unutmayalım ki genç kendilerini söylenenleri değil, gördüklerini daha çok öğrenir ve uygularlar.

Dışarıya açılmakta olan genci kısıtlamaya çalışmak daha çok dışarı itme anlamına gelir. Aile ortamını kendisini rahat ifade edebileceği bir şekilde sunmak son derece önemlidir.

Aile ile ilgili karar alma ve uygulama mekanizmasına katmak hem aidiyet duygusunun güçlenmesi hem de kendini ifade edebileceği özgür ortam yaratma anlamında verimli ve önemlidir. Değer verildiği duygusunu güçlendirir.

Ona karşı sabırlı ve sevecen davranabilin ki maksatının ne olduğunu anlayabilme ve ne düşündüğünüzü ona anlatabilme şansınız olsun.

Dışarıya açılma istekleri hiçbir zaman aileyi terk etme arzusu anlamına gelmez. Paniklemeyin ve sağlıklı sosyalleşme için karşılıklı güvene dayalı bir ortam yaratabilin.

Eleştirinin yönünü ve dozunu iyi ayarlayın. eleştiri yapılan hata ile ilgili olmalıdır. Kişiliğe müdehale anlamına gelebilecek olan “Sen dili” kullanımı suçlama gibi algılanabilir.

Sizin için bir şeyler yapması, size iyilikler yapması için fırsat tanıyın.

Özelinizden bir şeyler paylaşın ki o da sizinle paylaşabilsin.

Büyümesini destekleyin ancak otorite rekabetine girmemeyi de asla unutmayın.

Söylediklerinizde ve yaptıklarınızda mutlaka tutarlı ve adaletli davranmaya çalışın.

Sevildiği mesajını düzenli, tutarlı ve abartmadan verin.

Güçsüz yönleri üzerinden çok eleştirmeyin güçlü yönlerini beraberce tanımaya uğraşın.

Herkesin hata yapabileceği ilkesine gerçekten inanın.

Zorlamayın. İkna edin!

Emretmeyin. Rica edin!

-alıntı-

4 Haziran 2012 Pazartesi

Baba-kız ilişkisinde sağlam adımlar atmak için...


Kızların babalarına düşkün olduğu bilinen ve çeşitli çalışmalarla desteklenen bir gerçektir. Uzmanlara göre babalar kız çocuklarının hayatında ilk erkek oldukları için erkek-kadın ilişkileri adına kız çocuklarına ilk izlenimi veren kişilerdir aynı zamanda. Peki kız çocukları için bu kadar önemli olan bir ilişkinin diğer üyesi olan babalar acaba bu durumun gerçekten farkındalar mı ve gerektiği gibi davranabiliyorlar mı? İşte bu yazıda baba-kız ilişkileri ele alınmış;

 

Baba kız ilişkisi üzerine bir kitap...

Jane Grandon’ın 1995 yılında “Sevgili Baba: Baba-kız ilişkileri neden bu kadar önemli?”adıyla yayınladığı kitapta babaların kız çocukları ile kurdukları ilişkileri naif bir dille anlatıyor ve babaları 4 gruba ayırıyor. Grandon a göre bu 4 grup şöyle sıralanıyor:

 

Prens babalar: Bu babalar kızları için birer prens, çünkü kızlarına adeta bir prensesmiş gibi davranıyorlar. Nasıl mı? Bu gruptaki babalar kızlarının her istediklerini yapıyorlar, onlarla bol bol vakit geçiriyorlar, onlarla çay partileri yapıp bebekleri ile oynuyorlar, dışarıda bir yere yemek yemeğe gittiklerinde çocuklarının sandalyesini bile geriye çekiyorlar. Grandon’a göre böyle babalara sahip olan kız çocukları büyüdüklerinde babasıyla rahatça konuşabilen, diğer erkeklerle rahatça iletişime geçebilen ve kadın olmaktan mutlu olan bireylere dönüşüyorlar.

 

Dost babalar: Bu grupta olan babalar kız çocukları ile olabildiğince çok zaman geçiren, onlarla olmakta keyif alan kişiler. Çocuklarını yeni şeyler denemesi ve öğrenmesi için motive eden, onları destekleyen babalar. Ancak bu gruptaki babalar çocukları ile ilgilenirken ve oyunlar oynarken genelde kendi zevklerini ön planda tutarlar ama çocuklarının seçimlerini de geri plana atmazlar. Grandon’a göre böyle babalara sahip olan kız çocukları büyüdüklerinde babasıyla olumlu ilişkilere sahip olan, babasının kendini her zaman destekleyeceğini düşünen bireyler oluyorlar.

 

Patron babalar: Otorite figürü olmayı seven babaların üyesi olduğu grup burası. Sert, biraz belki birazdan daha fazla dediğim dedik, tartışmaya genellikle kapalı babalardan oluşan grup. Sürekli kaygılardan bahseden ve bazı kuralları aşılamaya çalışan babalar da yine bu grup da! Grandon’ a göre bu tip babalara sahip olan kız çocukları babalarının oldukça sert ve kendilerine karşı eleştirel ama kendilerini seven kişiler olduklarını düşünüyorlar.

 

Hayalet babalar: bu gruptaki babalar ortada olmayan babalardan oluşuyor. Ne demek bu? Bu babalar, genelde iş gezisinde olan, evde pek bulunmayan ya da evde olup da ya gazetenin arkasına saklanan ya da televizyonun önüne kilitlenen kişiler. Bu tip babalara sahip olan çocuklar benlik sorunu yaşıyor ve ilişkileri oldukça olumsuz etkileniyor.

 

Kız çocukları babalarından ne ister?

 

1. Baba bana saygı göster: Yukarıda da belirttiğimiz gibi kız çocukları babaları ile kurdukları ilişki doğrultusunda erkek-kadın ilişkisi hakkında ilk izlenimlerini edinirler. Eğer çocuğun babası ile olan ilişkisi pozitif yönde ise çocuk kadın-erkek ilişkileri hakkında pozitif izlenimler edinir ve gelecekte erkeklerle kurduğu ilişkilerde özgüvenli tavır sergiler, aksi yönde izlenim edinen çocuk ise gelecekte erkeklerle yaşadığı ilişkilerde özgüven problemi yaşayabilecek ya da kabul sorunu ile karşılaşabilecektir.


2. Eşit haklar: Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu kız çocuklarının anlayabilmesi için ilk adım babalarla olan ilişkide atılmalıdır. Babalar çocuklarının isteklerini, görüşlerini, düşünce ve duygularını anlamak ve paylaşmak için gerekli ortamlar yaratmalı ve onların haklarına saygı gösterdiklerini ifade edecek davranışlarda bulunmalılar.


3. Anlayış: Babalar genellikle otorite figürü olmayı seçip sadece bazı kurallar çerçevesinde hareket etmeyi tercih ederler, kız çocuklarını anlamayı ve onlarla konuşup sorunları çözmeyi reddederler. Bunun sonuncunda çocuklar babalarından edindikleri izlenimlerle bazı olumsuz fikirler oluştururlar ve gelecekteki erkek-kadın ilişkileri bu olumsuz fikirler doğrultusunda şekillenir. Ancak babasında anlayış gören çocuk, kendine karşı cinse karşı ifade etmeyi öğrenir ve farklı sosyal ortamlarda kendini rahatça ifade edebilir.

İDİL SEDA AK/ bebek.com

3 Haziran 2012 Pazar

İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Çocuklarınıza zaman ayırdığınız güzel bir Pazar olsun... Buarada Doğan Cüceloğlu'nun küçük bir anısını kaleme aldığı bu büyük hikaye de kulağınıza küpe olsun...

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU

2 Haziran 2012 Cumartesi

"Boşanma ve Çocuk" - Bechos Özel Haber!



Çiftler boşanacakları zaman çocuklarına durumu nasıl açıklamalı ve onlara nasıl davranmalıdır? 


Boşanma kararı alan anne babaların oldukça merak ettiği bu soruların cevaplarını bechos.com için araştırdık.


1) Kaç yaşında olursa olsun, boşanmanın ne demek olduğunu çocuğunuza anlatın, anlayacaktır. Ebeveynleri arasındaki anlaşmazlıklara şahit olan ve bu duruma maruz kalan çocuklara durum anlatıldığı zaman çocuklar daha az sıkıntı çekeceklerdir.


2) Aile arasındaki kavga ve tartışmalar çocuklar için, ebeveynlerinin boşanması neticesinde karşılaşacakları sıkıntılardan çok daha büyüktür, çünkü ister istemez içinde bulundukları ortama dahil olur, bu ortamın ruh haline bürünürler. Çocuklar yaşadıkları ortama ayak uydurur ve ortamın iyi kötü yönlerini sahiplenirler. Bu yüzden anne baba, çocuklarına açıklama yapmadıkça onlar hayatın böyle olduğunu ve böyle devam edeceğini düşünürler.


3) En uygunu boşanma kararını çocuğa birlikte açıklamaktır. Bu konuda anne babalar, sakin bir ruh haliyle, kendi tartışmalarını, anlaşmazlıklarını bir kenara bırakarak, ebeveyn kimliğiyle sorumluluklarını üstlenerek hareket etmelidirler.


4) Ayrılığa dair ne söyleyebilirsiniz?


Mesela:  "Baban ve ben artık eskisi gibi yaşamayacağız. Karı koca olmaktan vazgeçtik. Bu yüzden baban ayrı bir eve yerleşecek, o ev de onun evi olacak." Çocuğunuza kendi hayatında her şeyin olduğu gibi devam edeceğini de söylemeyi de unutmayın.


5) Çocuğun üzerinden suçluluk duygusunu almak lazım, çünkü çocuk bu durumun müsebbibi olarak kendisini görür. Bu konuda onun hiçbir kabahati olmadığını, boşanma sebebinizin o olmadığını ona söylemelisiniz. Böylece çocuk kendi suçu olup olmadığını merak etmeyecek ve huzursuz sendromlara yakalanmayacaktır.


6) Çocuğunuza olan sevginizi  belli edin, çünkü onu artık sevip sevmeyeceğinizi merak edecektir. Devamlı olarak onu sevmekten vazgeçeceğinizi düşünecektir. Onu her zaman kalbinizde taşıyacağınızı, hiçbir şeyin değişmeyeceğini ona hissettirin!


7) Derdini anlatmasına izin verin, rahatsızlığını, kızgınlığını, çocukça duygularını dinleyin. Çünkü bu dışavurumlar pek sık açığa çıkmaz. Bu yüzden ona istediği zaman sizinle konuşabileceğini söyleyebilirsiniz. Bununla beraber istediği zaman sorularını yanıtlayabileceğinizi de belirtin.


8) Kendince bir savunma mekanizması oluşturmasına izin vermeyin. Bütün çocuklar boşanan anne babalarının sonunda tekrar barışacağına inanırlar. Ona böyle bir şey olmayacağını yeniden bir araya gelmeyeceğinizi açıklayın.


9) Çocuğunuzun duygusal dengesini korumak için, onun hiçbir şekilde aranızda aracılık yapmasına izin vermeyin. Kavga zamanlarınızda ve sizin birbirinize olan öfkelenmeleriniz esnasında onu kendi tarafınıza çekmeye çalışmanız onun için bir hayli yıkıcı olacaktır.


Çocuğunuzun aslında size ne söylemek istediğini merak ediyorsanız , popüler yazılar listesinde yer alan       Çocuk Manifestosu  ' nu lütfen okuyun

Bechos.com için araştırılıp hazırlanmıştır.

1 Haziran 2012 Cuma

Ortak velayet istiyoruz


 
TULUHAN TEKELİOĞLU'nun Sabah Gazetesi’ndeki bu haberini görünce Bechos ailesi olarak kayıtsız kalamadık. Ayrılmış çiftlerde bu hafta babaları dinleyen Tekelioğlu haftaya da annelerin sorunlarını kaleme alacak. Bakın Bekar Babalarımız neler diyor, ne istiyor, ne gibi sorunlar yaşıyormuş? Haberi aynen yayınlıyoruz;


Onlar Boşanmış Babalar Platformu'nun kurucuları. Yıllardır davalarla haşır neşirler. Kendi yaşadıklarını başkaları yaşamasın diye, mağdur babalara, deneyimli mağdur babalar olarak internette yol gösteriyorlar. Sayıları gün geçtikçe artıyor. Uğrunda mücadele ettikleri tek şey, çocuklarını daha sık görebilmek ve ortak velayet
Türkiye'de her gün ortalama 380 çift boşanıyor. Sadece anneyle veya babayla büyüyen çocuklar artıyor. Ve maalesef çekişmeli boşanmalarda çocuğun üzerinden bir velayet savaşına giriliyor. Zarar gören ne anne, ne baba, daha çok çocuk oluyor. Çünkü çocuğun büyüme sürecinde hem anneye hem de babaya ihtiyacı var. Biri eksik olduğunda çocuk, oluşturmaya çalıştığı kimliği bir türlü tamamlayamıyor... İster erkek, ister kadın olsun, ebeveyn art niyetli ise, boşanmadan sonra kaptığı velayeti, eski eşine karşı bir silah olarak kullanabiliyor. Psikolojide bu durumun bir tanımı da var: Ebeveyne yabancılaştırma sendromu; yani anne veya babanın, çocuğun karşı tarafı düşman olarak görmesini sağlaması. Bu hafta çocuklarının velayeti için savaşan erkeklerle konuşmak istedim. "Eşten boşanmak, babalıktan boşanmak anlamına gelmez," diyen babalar, çocuklarıyla ilgili önemli kararlarda, söz sahibi olmak istiyor, ortak velayet hakkı talep ediyorlar.

Bazı Babalarımızın Deneyimleri:

OĞLUMUN SÜNNETİNİ GÖREMEDİM
İ.K. (Mühendis): "2004 yılında çekişmeli olarak boşandık. Oğlum o zaman yedi yaşındaydı. Davamız iki sene sürdü, oğlumun velayeti annesine verildi. Mahkemede velayet tek kişiye veriliyor. Diğer kişiye verilen ise kişisel ilişki tahsisi. Bu da 15 günde bir veya iki gün, sadece özlem gidermektir. Bu görüş tahsisi yüzünden çocuğumun sünnetini göremedim. Benden habersiz sünnet yaptılar. Eski eşim bana hâlâ öfkeli. Bu görüş tahsisini kötüye kullandı. Oğlumu yedi-sekiz ay göremedim. O bana çocuğumu göstermeyince, ben de nafaka ödemedim. Beni icraya verdi. Çıktık hakimin karşısına. 'Neden nafaka vermedin?' dedi. 'Almadığım hizmetin parasını ödeyemem,' dedim. 'Manyak mısın sen? Bu mal değil, çocuk,' dedi. Ben de yanıt verdim: 'Doğru, ama maalesef çocuk icra davasının konusu ve bu davada taraflar alacaklı ve borçlu olarak geçiyor. Eski karım bana çocuğumu göstermedi, ben de nafakayı ödemedim.'

NAFAKA YÜZÜNDEN BİR AY HAPİS YATTIM
Ödemediğim nafaka yüzünden bir ay hapis yattım. Artık avukat kullanmıyorum. Çünkü avukatla üç dava kaybettim, avukatsız beş-altı dava kazandım. 2008'de yeniden evlendim. Bu kez eski eşim, hamile olan yeni eşime hakaret mesajları yolladı. 'Çocuğun mirası bölünüyor,' diye düşünerek ciddi sıkıntılar yarattı. Yeniden evlenmemi kabullenemedi, oğlumuzu bana yine göstermedi. Çocuğumu fiziki olarak görmem yeterli değil, onun hayatında dönüm noktası olacak kararları beraber almak istiyorum. Çocuğumuzla ilgili kararları beraber alalım diye dava açtım. Ortak velayet istiyorum. Eski eşim ve ailesi, oğlumuz bir an önce meslek sahibi olsun diye, üniversite okutmayacaklar. Oysa ben oğlumun üniversiteye gitme imkanı olsun, onun eğitim hayatı konusunda söz sahibi olmak istiyorum."
  
CENK ŞİMŞEKÇAKAN (Pet shop sahibi): "Çocuğumu sadece 15 günde bir, sabah 10.00 - akşam 17.00 arası ve dini bayramların ikinci günü görmek bana yeterli gelmiyor. Biz çocuklarımızla bağ kurmak istiyoruz. Onlar bizim de evladımız, biz de çocuklarımızı anneleri kadar seviyoruz. Onlarla, anneleri kadar vakit geçirme hakkımız olsun istiyoruz. 46 yaşındayım, 40'ımda evlendim. Hem de çok severek evlendim. Cihangir'de oturmayı düşünüyordum; eşimin bütün sülalesiyle birlikte, Beykoz'da otururken buldum kendimi. Birbirimizi tanımadan evlenmemizin sonuçlarıydı bunlar. Eşimle ben, çok farklı kültürel yapılardan gelmiştik. Sonra bebeğimiz oldu, sorunlar devam etti. Mesela evde kalorifer yanıyor, sıcaklık 30 derece, nefes alınmıyor, hava yok ve çocuğun kafasından sular akıyor...

VELAYET ŞARTLARINI HIZLICA İMZALADIM
Bir gün eve geldim, bebeğin yatağının altına sarımsak bağlamışlar...'Ne yapıyorsunuz!' diye tepki gösterdim. Karım da bunun üzerine 'Bu çocuk sütten kesilecek duruma gelsin, seni boşayacağım,' dedi. Ben o sözünü unuttum gitti, ama onun niyeti hiç değişmemiş. Zaten çocuk olduktan sonra bir daha beni yanına yanaştırmadı. Davayı kendisi açtı, velayet ona verildi ve hakim hızlıca velayet şartlarını imzalattı bana. 'Sen çocuğunun babasısın, istediğin kadar görürsün. Sana kim engel olabilir?' dedi hakim. Ama öyle olmadı tabii. Göstermediler oğlumu. Mağduriyetim devam ediyor. Oğlum şimdi dört yaşında. Okula başladıktan sonra mahkeme kararıyla görüş günlerini değiştirmek için yine dava açacağım."

SERDAR ASLAN (Fabrika işçisi):
"Eski eşimle hiçbir sorunum yoktu, ailesi araya girdi, evliliğimiz bitti. Gebze'de fabrika işçisiyim. Çocuğumuz olunca eşimin ailesi, annem ve babamdan kalan evimi satıp yanlarına taşınmamı istedi. Bunu yapmayacağımı söyleyince büyük gerginlikler yaşamaya başladık ve iş boşanmaya kadar gitti. Kızım 10 aylıkken ayrıldık, onu bana altı ay göstermediler. Ne zaman ki mahkemeye başvurdum, o zaman görebildim. Kızım şu an üç buçuk yaşında. Üç tane icra dosyam var. İcra ile görmede dahi sorun yaşıyorum.

ÇOCUĞUMU ALMAYA POLİSLE GİDİYORUM
İcra ile çocuğumu görmek hem maddi hem manevi olarak çok acı. Para yatırıyorsunuz. Pedagog, polis, icra memuru... Hepsini ayarlamak zorundasınız. Biri olmadığı zaman çocuğunu almaya gidemiyorsun. Kızım 'Polisle gelme, korkuyorum,' diyor. Çocuğumu niye icra ile göreyim? İcraya verdiğim paraları kızım için harcasam daha iyi olmaz mı? TBMM Dilekçe Komisyonu'na başvurarak yardım istedim. Tam üç senedir çocuğumu mahkemenin belirlediği günlerde görebilmek için uğraşıyorum. 16 icra tutanağı var, sekiz icra davası açtım. Eşim beşinden beraat etti. İki davadan altışar, birinden bir ay hapis cezası aldı, hiçbiri uygulanmadı. Baba olduğum, sadece nafaka günlerinde hatırlanıyor. Ödemeyi unutursam evime, aracıma, maaşıma haciz geliyor.”

28 Mayıs 2012 Pazartesi

BOŞANMA VE ÇOCUĞUNUZ



Boşanma bir evliliğin sona erişinin hukuksal tanımıdır. Psikolojik açıdan ele alındığında aile bütünlüğünün bozulması ve bütün aile bireylerini olumsuz etkileyen karmaşık bir olgudur. 

Evlilik bir seçim olduğuna göre evliliği sonlandırmak da bir seçimdir. Eşler birbirleri ile iletişim kurmakta zorlandıklarında, paylaşım azaldığında, başka biri ile birlikteliğe karar verdiklerinde vb. nedenlerle boşanmayı isteyebilir. Boşanma olayı, buna karar veren erişkinlerde bile ruhsal sorunlara yol açmakla beraber bu durum çocuklarda daha da karmaşık bir hale dönüşebilir. 

Pek çok kişinin evliliğini çocuklarını düşündüğü için sonlandırmak istemediğini duyuyoruz. Bana göre; sürekli kavga gürültünün olduğu bir aile ortamında yaşamak çocukların gelişimlerini ve ruhsal durumunu daha da olumsuz etkileyebilir. Tabii ki her çatışmada ve olumsuz durumda boşanma olsun demek istemiyorum, ama hiçbir çıkar yol yoksa boşanmak kaçınılmazdır. Ancak bu olayı dramatize edip, işin içinden çıkılamaz bir hale dönüştürmemek gerekir. 

Eşler boşanma kararı aldıktan sonra bu durumu birlikte çocukları ile paylaşmalı. Zor olsa bile çocukların önünde sakin görünmeye ve kontrolü kaybetmemeye çalışmalıdır. Eğer eşler kendilerinden emin görünür ve tutarlı konuşurlarsa, çocuklar üzülseler bile durumu daha kolay kabul edeceklerdir. Şunu unutmamak gerek; eşler birbirinden boşanabilir, ancak çocuklarından boşanamazlar. 

Boşanmış anne babalara sahip olmak ya da boşanmış bir ailenin üyesi olmak kendi başına zararlı değildir. Önemli olan, aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ve aile hayatının kalitesidir. Çocukların ayrılma ve boşanmaya gösterdikleri tepki büyük ölçüde eşlerin birbirlerine tepkilerine bağlıdır. Çocuğun en az zararla bu olayı atlatmasını sağlamak gerekir. 

Boşanma kararı alındıysa bu durumu çocuklardan saklamamak en doğru yoldur. Eşlerden biri hiçbir açıklama yapmadan evden ayrılırsa çocuk reddedildiğini ve istenmediğini düşünebilir ve her şeyin sorumlusu olarak kendini görebilir. Onlarla konuşurken eşinizle aranızdaki sorunlardan ve ayrılma kararınızdan onların sorumlu olmadıklarını belirtin. Çocukların önünde mutsuz görünmemeye ve kontrolünüzü kaybetmemeye çalışın. Sorulara açık ve net cevaplar vermeye ve birbirinizi suçlamamaya çalışın. Ayrıca istediği zaman evden ayrılan ebeveyni görebileceğini belirtin.

Çocukların ruhsal olarak sağlıklı gelişebilmeleri ve insanlarla kalıcı ve sevgi dolu ilişkiler kurabilmeleri onların hayatlarındaki en önemli kişilere, anne babalarına yakın olmalarına bağlıdır. Eşler boşanma döneminde öfke, kırgınlık, küçümsenme ve suçluluk duygularını bir arada yaşarlar, ancak çocukları bunlardan uzak tutmak gerekir. 

Çocuklarınızın boşanmanıza uyum sağlamalarına yardım etmek için atacağınız ilk adım yapmanız gereken şeylerin bilincine varmaktır. 

- Ailenizin kendine özgü koşulları içerisinde ayrı yaşama ve boşanmanın ne anlama geldiğini çocuklarınızın anlamalarını sağlayın.
- Çocuklarınıza yaşlarına uygun biçimde boşanmanın onları nasıl etkileyeceğini somut ifadelerle açıklayın.
- Çocuklarınızı her zaman sevileceklerine ve en iyi şekilde bakılacaklarına inandırın ve bu yönde davranın.
- Çocukları diğer ebeveyn ile mutlu ve sıcak bir ilişki sürdürmek için cesaretlendirin ve bunun için elinizden geleni yapın. 
- Eski eşinizle ilişkiyi mümkün olduğu kadar sorunsuz sürdürün Bu mümkün değilse, sorunları çocuklara yansıtmayın.
- Çocuklarla ilgili konularda eski eşinizle işbirliği yapmalısınız.
- Çocuklarınızın sizin için önemli ve değerli varlıklar olduğunu hissetmelerini sağlayın.
- Hayatlarındaki başka insanlardan ve uzmanlardan yardım ve rehberlik istemeleri için çocuklarınıza yardım edin.

Boşanmalar o kadar yaygınlaştı ki, mutlu bir aile yaşamı olan çocuklar bile en yakın arkadaşlarının anne babası gibi, kendi anne babalarının da boşanacağı endişesini taşımaktadır. 

Çocuğunuza yardımcı olmak istiyorsanız, çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini paylaşmaya ve onu dinlemeye ve anlamaya çalışın. Ayrıca boşanma süreci başladığında onları mahkeme ortamından uzak tutmalı ve taraf tutmak zorunda bırakmamalısınız. Eşler çocukları ile ilgili kararlarda bir araya gelebilmeli. Çocuğunuzu eski eşinizi cezalandırmak için kullanmamalısınız. 

Çocuklarınıza davranışlarınızla ve sözel olarak onları çok sevdiğinizi belirtin. 

Bütün bunlara ek olarak kendinizin ve çocuğunuzun boşanmadan kaynaklanan sorunlarla başa çıkmanız için bir uzmandan yardım almanız en doğru davranıştır.

27 Mayıs 2012 Pazar

Affetmenin Beden Üzerindeki Etkisi


Yapılan bilimsel araştırmalarda affetmenin, kişinin fiziksel bedeni üzerinde çok belirgin rahatlamalar sağladığı açıkça gözlemlenmiştir. Birisine veya bir olaya duyduğunuz kızgınlığı, öfkeyi, o kişiyi affetmediğiniz sürece, içinizde kor bir ateş gibi taşırsınız. Sanmayın ki karşı tarafı yakarsınız, sadece kendi kendinizi yakarsınız. Çünkü öfkenin de kızgınlığın da kaynağı sizsinizdir. Kaynak kendi içinde kavrulur durur. Sanmayın ki affettiğinizde karşı tarafı yüceltip, ona hediye verirsiniz. Sadece kendinizi öfkeden arındırır, özgürleştirirsiniz. Karşı tarafın, sizin onu affettiğini bilmesine bile gerek yok, kendi içinizde kendiniz için affetmeniz yeter.

Affedememenin, kızgın olmanın beden üzerindeki fiziksel tepkimeler;
*Mide ağrısı, sırt ağrısı, uykusuzluk,
*Kortizon hormonu seviyesini arttırarak bağışıklık sistemini zayıflatması, kilo alımını desteklemesi,
*Şeker hastalığı, yüksek tansiyon hastalığı.
*Psikolojik baskının artmasıyla kalp basıncının artması ve beraberinde pek çok hastalık riskini getirdiği bilimsel olarak deneylerle kanıtlanmıştır.
Artık bütün bilim adamlarından da sık sık duyuyorsunuz, olumsuz düşünce ve duyguların
bedenimizdeki yansımasının hastalıklar olduğu belirtiliyor. Peki bütün bunları bile bile neden affetmesi bu kadar zor geliyor?
Acaba affedince kendinize haksızlık yaptığınızı, karşı tarafa da jest yaptığınızı mı düşünüyorsunuz?
Hayır tam tersi, asıl haklı olduğunuz halde kendinize zarar vererek haksızlık ediyorsunuz. Başkası için nasıl bir duygu besliyorsanız, nasıl kelimeler telaffuz ediyorsanız aynısını kendi içinize de yolluyorsunuz. Duyduğunuz öfke, nefret ya da kızgınlık duygusu sizden çıkıp gitmiyor, aksine içinizde zehirli bir sarmaşık gibi büyüyerek hücrelerinizi ele geçiriyor. Bir çeşit içsel intihar…
Eğer hala affedemediğiniz kişiler ya da olaylar varsa bugün şöyle bir egzersiz yapmanızı tavsiye ederim. Sakin bir yere gidin ve gözlerinizi kapatın.
Aşağıdaki soruların cevaplarını zihinsel olarak yaşayın. Zihninizle görün, duyun, hissedin. 
Eğer affetmiş olsaydınız hayatınız nasıl olurdu?
Ne yapıyor olurdunuz?
Kendinizi nasıl hissediyor olurdunuz?
Kendinizi o kişi veya olaydan özgürleştirmiş olma duygusu nasıl olurdu?

Affetmeye hazır olmayabilirsiniz ya da” istiyorum ama yapamıyorum” diyebilirsiniz ama en azından kendinize bu egzersizi yapma izni verirseniz büyük bir adım atmış olursunuz.
İyi egzersizler…
Sevgiyle ve sağlıkla yaşayın… 
Arzu Bıyıklıoğlu 
NLP uzmanı ve Yaşam Koçu