CHOCUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHOCUK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2012 Salı

Anne Babalar İçin Okul Rehberliği



DBE ( Davranış Bilimleri Enstitüsü) Çocuk ve Genç Bölümü Klinik Psikolog, Açelya Şahin Fırat'ın soru cevap şeklinde hazırlanmış "Okula Hazırlık " yazısıdır.

• Okul öncesi eğitimin önemi nedir?
Okul öncesi eğitim çocuğun ruhsal ve akademik olarak okula hazır olmasına yardımcı olan bir olgudur. Okul öncesi eğitim alan çocuk, anne-babadan ayrı kalabilmeyi, bireyselleşmeyi, temel kavramları öğrenir; öz bakım, sosyal, dil, ince motor ve kaba motor becerilerini geliştirir. Böylelikle okul öncesi eğitim almış çocuk yaşıtlarına oranla okula daha hazır başlar.

• Anaokuluna başlama yaşı kaçtır?
Bireysel farklılıklar söz konusu olmakla birlikte normal şartlarda 2 yaşından itibaren anneleri ile katılabilecekleri oyun gruplarını, 3 yaşından itibaren yavaş yavaş arttırarak önce 3 tam veya 5 yarım gün, çocuk adapte olmaya başladıktan sonra da 5 tam gün okul öncesi eğitimi öneriyoruz.

• Anne-baba anaokuluna göndermeden önce çocuğun hazır olup olmadığını nasıl anlamalıdır?
• Psikolojisi hazır mı?
Anaokuluna hazır olmak gibi bir kavramdan bahsetmek ne kadar doğru bilemiyorum. Anaokuluna gitmenin amacı zaten çocuğu ilköğretime hazırlamaktır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında aslında çocuk anaokuluna ne kadar hazır değilse o kadar çok okul öncesi eğitim alması gerekir. Örneğin, çocuk anneden ayrılamıyorsa, öz bakım becerilerini geliştiremediyse, kurallara uymakta zorlanıyorsa, davranış sorunları, konuşamama problemleri varsa biz özel eğitime başlamadan önce okul öncesi eğitime başlamasını, 2-3 ay çocuğu gözlemlemelerini ve bu sıkıntılar geçmez ise bize tekrar gelmelerini öneriyoruz.

• Anaokuluna uyum sürecinde yaşananlar ve dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?
• Korkma nedenleri ve bunları yenmesine yardımcı olacak yöntemler nelerdir?
Çocuğunuz için uygun bir okul öncesi eğitim kurumu aramakla başlayacağınız bu süreçte sizi birçok basamak beklemektedir. Okullarla yapılan görüşmeler, karar aşaması, okul gereçlerinin temin edilmesi vs. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun bu sürecin en önemli figürü olduğunu unutmamak ve hazırlık aşamalarına onu da dâhil etmek size yardımcı olacaktır. Anaokuluna başlamak üzere olduğunu, tüm bu hazırlıkların onun için yapıldığı çocuğunuza anlatın. Gideceği kurumu belirledikten sonra, tipik bir günün akışı hakkında çocuğunuzu bilgilendirin. Kafasındaki belirsizlik ne kadar az olursa ilk günler o kadar rahat geçecektir. Ona birçok şey öğreneceğini, arkadaşları ile birlikte yeni yeni bir sürü faaliyet yapacaklarını söyleyin.

Okulun ilk günü geldiğinde;

Sabah evden çıkmadan önce çok fazla çatışmaya girmemeye özen gösterin. O günkü tutumu, ruh hali ne kadar olumlu olursa o kadar rahat bir gün geçirir. Bırakın ne istiyorsa giysin, yesin...

Kuruma annesi ve babası ile birlikte giden çocuk kendisini daha çok güvende hisseder. Çok önemli bir işiniz yoksa okulun ilk günü anne ve baba olarak çocuğunuza eşlik edin. Ve eğer mümkünse okul çıkışına da birlikte gidin. Okul sonrasında beraber bir aktivite yapın (yemeğe gitmek gibi) ve okulun ilk günü hakkında sohbet edin. Fakat bu sohbetin bir sorgulama şeklinde olmamasına özen gösterin.

Eğer çok sevdiği bir oyuncağı vs. varsa yanında götürmesine izin verebilirsiniz. İlk günlerde kendini güvende hissetmek için yanında tanıdık bir şeyler bulundurmak isteyebilir.

Ağlıyorsa... Çocuğunuz kadar anne baba olarak siz de bu durumdan pek hoşnut olmayabilirsiniz ki bu çok doğal. Uzun zamandır hayatınızda olan parçanız artık kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlanıyor. Fakat bu heyecanınızın ve ayrılmanın beraberinde getirdiği duyguların üstesinden gelmek ve çocuğunuza bu konuda da rol model olmak önemlidir. Böyle bir durumla karşılaşırsanız, anlayışlı ama kararlı olun. “Bugün senin için bir ilk. Kaygılı olmanı anlıyorum ama daha önce de konuştuğumuz gibi senin yaşındaki pek çok çocuğun yaşadığı bir şey bu. Öğretmeninle de tanıştık hatırlıyorsun. Burada yeni arkadaşların olacak. Bence keyfini çıkarmaya bak. Sen de göreceksin burada çok keyifli vakitler geçireceksin. Seni almaya geldiğimde bana neler yaptığını anlatırsın.”

• Onu anaokuluna gitmesi için nasıl ikna edilmeli? Okula gitmek istemiyorum diye direten çocuk nasıl ikna edilmelidir?
Çocuğu “ikna etme” gibi bir amacın olmaması ilk koşuldur diyebiliriz. “İkna etme” dediğimizde başka bir seçeneğin varlığı da söz konusudur çünkü. Eğer anne-baba çocuğun okul öncesi eğitim almasına karar verdiyse başka bir seçeneği olmadığı mesajı çocuğa verilmelidir. 2005 yılından beri çeşitli okul öncesi eğitim kurumlarına danışmanlık veriyorum. Bu zamana kadar çocuğu okula girmemek için ağlama krizi geçiren anne-babaların “Bak yavrum, burada çok güzel vakit geçireceksin, arkadaşların var, öğretmenlerin sana ne güzel şeyler öğretecek, vs. vs. vs.” şeklindeki ikna çabalarına “Aaa tamam o zaman hadi siz gidin. Ben de içeri gireyim.” diye yanıt veren bir çocuğa henüz rastlamadım. Bu sorun, ancak anne-babaların kararlı tavır sergilemeleri ile çözülüyor. Ayrılık merasimini uzatmamak, çocuk fark etmeden kaçmamak (Bu önemli, çünkü genelde böyle yapılır ve çocuğun anne-babaya daha fazla yapışması ile sonuçlanır.), onunla vedalaştıktan sonra okuldan ayrılmak en sağlıklı yoldur.

• Okul ve öğretmen seçiminin çocuğun başarısını etkiler mi? Bu noktada nelere dikkat edilmeli?
• İlkokul seçerken ne gibi noktalar göz önünde bulundurulmalıdır?
• Okulda çocukları tehlikelere karşı korumak imkansızdır, ama anne-baba okul seçimi sırasında dikkat etmesi gereken noktalar neler olabilir? Ve bu konuda neler yapabilirler? Okul içinde çoğun güvenliğini sağlayacak noktalar neler olmalıdır?
• Sizin bu konuda anne-babalara yardımcı olacak önerileriniz.
Her çocuğun ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Dolayısıyla bir çocuk için uygun olan bir okul diğer bir çocuk için hiç uygun olmayabilir. O nedenle okul seçiminde en önemli nokta kendi çocuğunuzu tanımaktır. Örneğin; çocuğun dil gelişimi iyi ise ikinci bir dili öğrenmekte başarılı olma ihtimali yüksektir, o nedenle yabancı dilin ön planda olduğu bir okul düşünülebilir. Çocuğun bedensel hareketliliği fazla ise daha küçük, az mevcutlu ve sportif aktivite imkânlarının fazla olduğu bir okul daha uygun olabilir. Çocuk bedensel enerjisini doğru bir şekilde boşaltabilirse akademik sürece daha iyi odaklanabilir. Aşırı kaygılı bir çocuğun çok kalabalık ve akademik beklentisi yüksek bir okula gitmesi bu sıkıntının daha da belirgin hale gelmesi ile sonuçlanabilir. Çocuğun gelişimi ile sıkıntılar göze çarpıyorsa, konuşma gecikmesi, telaffuz bozukluğu, algılama engeli, dikkat sorunu varsa ideal koşullarda okul öncesinde mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi ve bazı durumlarda okula bir yıl daha sonra başlaması gerekebilir. Bu konularda okul öncesi eğitim kurumundaki çocuk psikoloğu veya psikolojik danışman size yardımcı olabileceği gibi üniversite hastanelerinin psikiyatri/psikoloji anabilim dallarından veya özel danışmanlık merkezlerinden yardım alabilirsiniz.
“En iyi okul sizin beklentilerinize ve çocuğunuzun ihtiyaçlarına karşılık verebilen okuldur” tezinden yola çıkarak öncelikle beklentilerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz ve sonrasında okulları ziyaret ettikçe bu kriterleri ne kadar barındırdığını değerlendirmeniz yararlı olacaktır. Bazı aileler için eve yakınlık en önemli kriterken bazıları için okul binasının sağlamlığı, eğitim kadrosu, rehberlik hizmetlerinin kalitesi veya sosyal aktivitelerin çokluğu en önemli beklenti olabilir. Sonuç olarak size önerim çocuğunuzun özelliklerini doğru tanımlamanız ve bununla birlikte beklenti ve ihtiyaçlarınıza yönelik bir soru listesi hazırlamanız olacaktır.

• Çocukta okul fobisi varsa neler yapılmalıdır? Anne-baba çocuğuna nasıl destek olmalı ve onu sakinleştirmelidir?
Okul fobisi olup olmadığının bir uzman tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Çünkü bazen akademik alanlardaki sıkıntılar nedeni ile çocuk kendini okulda yetersiz hissettiğinden okula gitmek istemiyor olabilir. Bu durumda uygulanması gereken müdahaleler farklıdır. Dolayısıyla önce doğru bir teşhis gereklidir. Bunun için uzmanların yaptığı birtakım değerlendirmeler vardır. Eğer okul fobisi veya ayrılma kaygısı söz konusu ise bu durum ailelere verilecek öneriler ile değil bir terapi süreci ile çözülebilir.

• Çocuğa evde nasıl bir çalışma ortamı hazırlanmalıdır?
Eğer evinizin fiziksel koşulları uygun ise ona ayrı bir oda vermeniz oldukça sağlıklıdır. Bu odada çocuğunuz ders çalışırken dikkatini dağıtacak uyaranların olmaması önemlidir. Örneğin, ilköğretim çocuklarının odasına okul dönemlerinde televizyon, bilgisayar, oyun konsolu vs. konmaması daha doğrudur. Ona ayrıca verecek bir odanız yok ise, bu durumda ona özel bir çalışma alanı yaratmanız önemlidir. Onun ders çalıştığı saatlerde eğer aynı odada iseniz televizyon gibi onun dikkatini dağıtacak unsurların olmamasına özen gösterebilirsiniz.

Yeni okul yaşamınız şimdiden hayırlı olsun .

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dünya Çocuklarının Dostu : Paul Newman

Hollywood’un ünlü aktörü, insan hakları savunucusu, yarış otomobili sürücüsü, 2008 yılında yaşama veda eden Paul Newman, 1988’de bir sabah uyandığında kendini çok hasta hissetmiş.
Hastayken hayattan hiç tat alamadığını fark etmiş.
Düşünmüş; Kendisi bir yetişkin olarak bu kadar umutsuzken, çocuk olanlar kim bilir hastayken yaşamla nasıl başa çıkıyorlar.

Ve işte o an aklından faydalı bir şey yapma fikri geçmiş.
Böylece Paul Newman, yaşamak için düzenli bakıma gereksinim duyan hasta çocuklar için "Serious Fun Children’s Network" isimli gençlik kampını kurmuş. İlki yirmi yıl kadar önce Connecticut’ta kurulan bu okullar, peş peşe çoğalarak sınırları aşmış.



Ve yirmi yıl sonra bu okulların on dördüncüsünü Ürdün Nehri kıyısındaki bir kasabada Ortadoğu’nun hasta çocuklarını mutlu etmek için açılmış. 

Ortadoğu’da kendi türünde bir ilk olma özelliğini de taşıyan bu kamp, yakın coğrafyada yaşayan ve kronik hastalıklardan muzdarip tüm çocuklara hizmet vermeyi amaçlıyor.

Olanaksızlıklar yüzünden  "hayır" cevabına alışmış bu çocuklar okul sayesinde at binme, yüzme, müzik aleti çalma, dans etme gibi eğlenceli bütün etkinlikleri yapabilme şansına sahip oluyorlar.

 Bu okul kurulduktan hemen sonra ilk olarak bir dans yarışması düzenlenmiş ve küçük bir köyde yaşayan kan uyuşmazlığı hastası 18 yaşındaki Zahir bu yarışmanın şampiyonu olmuş. En çok da ailesi ile beraber ilk defa bir faaliyeti beraber yapabildikleri için çok sevinmiş. 

Bu kamp din, dil, ırk gözetmeksizin, sadece çocukların mutlu anlar geçirmesi üzerine kurgulanmış bir okul. Zenginin de fakirin de aynı anda barış içinde beraberce çocukluklarını yaşayabilecek oldukları bu okul yardımseverlerin desteği ile büyümeye devam edecek gibi.

Bir zamanlar yardımseverlik, misafirperverlik dendiğinde akla önce Türkler gelirdi. Türk ne yaparsa bütün dünya konuşurdu.
Bunun devam etmesini sağlamak elimizde.

Yapmamız gereken, çocuk yaşta sosyal sorumluluk bilincinin ne olduğunu anlatmamız ;imkanları paylaşarak kullanmayı öğretmemiz ve çünkü paylaşarak çoğalan tek şeyin Sevgi olduğunu yeni nesillere hatırlatmamızdır. 





23 Temmuz 2012 Pazartesi

Çocuğunuzu Kötü Yetiştirmenin Yolları


Geçenlerde elimize bir kitap geçti. “Çocuğunuzu Kötü Yetiştirmenin Yolları”. Yazarı C. G. Salzman. Orijinal adı “Crab Book”. Eğer bir çocuğunuz varsa ya da çocuk sahibi olmayı düşünüyorsanız mutlaka okumanızı öneriyor Psikolog Manolya Özek.

Kitabın yazılmasına bir yengeç ailesi vesile olmuş. Şöyle ki:

Salzman sık sık babasıyla kırlarda yürüyüşe çıkarmış. Babası ona tabiattaki bütün canlıların bir ölçü ve denge ile hareket ettiklerini anlatırmış. Yine yürüyüşe çıktığı bir gün çakıl taşları arasında güneşlenen yengeçleri görmüş. Anne, baba ve yavru yengeçler şeklinde duruyorlarmış.
Salzman’ı fark eden baba yengeç, ters ters yürüyerek oradan uzaklaşmaya başlamış. Onu gören yavru yengeçler de babayı taklit ederek ters yürüyüşe geçmişler. Bu olayla birlikte, Salzman, daha çocuk yaşta şunu tespit etmiş: Çocuklar, anne ve babalarından gördükleri şeyleri taklit ediyor ve sonuçta onlara benziyorlar

 
Kitabın içinden bazı bölümleri aktarmak istiyoruz...

1.      Cesaretsiz ve Güvensiz Çocuk Yetiştirmenin Yolları
·         Çocuğunuzdan her şeyin en mükemmelini yapmasını isteyin.
·         Yaptığı her işte  mutlaka bir hata bulun ve bir daha hata yapması için onu uyarın.
·         Onu başarılı komşu ya da akraba çocukları ile kıyaslayın.
·         Herkesin önünde hatalarını yüzüne vurun, utandırın.
·         Çabalarını küçümseyin.

2.      Beceriksiz ve Pısırık Çocuk Yetiştirmenin Yolları
·         Yemeğini siz yedirin, elbisesini, ayakkabılarını siz giydirin.
·         Kendi başına iş yapmasına izin vermeyin.
·         Sizin yardımınız olmadan bir iş beceremeyeceğini söyleyin.

3.      Çocuğunuzu İnatçı Yapmanın Yolları
·         Çocuğunuzun her istediğini yerine getirin.
·         Onu oyuncak ve hediye yağmuruna tutun.
·         Hiçbir arzusunu geri çevirmeyin.
·         Her işi mutlaka bir ödül karşılığı yaptırın.

4.      Hayattan Bıkmış, Gayretsiz ve Enerjisiz Çocuk Yetiştirmenin Yolları

·         Çocuğunuza zorla ders çalıştırın.
·         Başına dikilip ödev yaptırın.
·         Zorla kitap okutun.
·         Yeteneklerine ve ilgileri olup olmadığına bakmadan onu sizin sevdiğiniz bir mesleğe yönlendirin.

Son zamanlarda hepimiz yeni nesil çocukların çok zor olduğunu söylüyoruz.
Çok çabuk sıkılıyor, hiçbir şeyden mutlu olmuyor, sorumluluk almıyor, zorlanmaktan nefret ediyorlar… Bu listeyi daha da uzatabiliriz . 


Eğer çocuklarınızda gerçek bir değişim istiyorsanız önce kendinizi değiştirmenizi öneriyorum sizlere...
Çocuğunuzu değiştirmeye çalışmayın.

Ayrıca küçük yaşların önemini sakın unutmayın. Asıl kişilik gelişimi 0-7 yaş döneminde olmakta. Bu dönemde çocuğunuzla yeteri kadar zaman geçirir ve ona sevginizi hissettirirseniz sağlıklı bir çocuk yetiştirme yolunda büyük bir adım atmış olursunuz.

Mutlu çocuklarla dolu bir ülkenin geleceği aydınlık olur…


( Psikolog Manolya Özek'in yazısından alınmıştır...)

17 Temmuz 2012 Salı

Yaz Tatili Çocuklar İçin Ne Demektir


Unutmayın  TATİL’in  çocuklar tarafından anlamı ; rahatlama ve serbestliktir.

Uzun ve yorucu bir okul döneminden sonra nihayet beklenen tatil aylarına gelmiş bulunuyoruz. Sınavlar, dersler, erken kalkma zorunlulukları gibi birçok zorluğun geçici bir süreyle de olsa son bulduğu bir dönemdeyiz


Çocuklara tatil programı hazırlanırken onların
“ÇOCUK OLMAK ”la ilgili ihtiyaçları öncelikli olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Bütün bir okul döneminden çıktıktan sonra yorgun oldukları ve tatilin onların enerjilerini yeniden kazanmaları için bir fırsat olduğu da unutulmamalıdır. 
Çocukların tatil boyunca neler yapacağını planlarken unutulmaması gereken konular şunlardır:

  • Kış boyunca yapamadıkları veya erteledikleri üzerine yoğunlaşın: Özellikle gitmek isteyip de gidemediğiniz bir gezi alanı, ailecek yapmak  isteyip de yapamadığınız bir aktivite varsa bunları yapmaya
özen gösterebilirsiniz. Beraber geçirdiğiniz zamanları arttırmaya özen gösterin.

•  5 Duyuya hitap eden oyunlar oynasınlar: Çocukların dünyayı ve çevreyi en iyi tanımalarının yolu 5 duyularını da kullanarak yaptıkları etkinliklerdir. Eski zamanlardan beri bu oyunların en zengin kaynağı “sokak”tır. Sokakta oynanan oyunlar yaratıcılığı, problem çözme becerisini, sosyal ilişkileri geliştirir. Bunu  deneyimlemesi için çocuğunuza imkan yaratmaya çalışın. (Sitenizin bahçesi, anneannesinin meyve bahçeli evi gibi..)

• Karnede zayıf not(lar) varsa bunların nedenlerini araştırın: Bütün bir sene geride kaldı. Karnesindeki –eğer varsa- zayıf nota şimdi kızmayın; çünkü artık değiştirebileceğiniz bir şey yok. Yapılacak en faydalı iş, bu dersin başarılamamış olmasının nedenlerini araştırmaktır.

• Kitap okumaya zaman ayırın: Çocuklar okul döneminde istedikleri kitapları okumaya zaman bulamayabilirler.
   Ayrıca okullarda zorunlu olarak okutulan kitapların her biri de onların ilgisini çekmeyebilir. Yaz tatili
   çocukların kitabı sevmelerini sağlamak için çok uygun bir dönemdir. Beraber kitapçıya gidin ve kendi
   isteğine uygun kitap seçmesine izin verin. Zevk aldığı kitabı okuyan çocuğun kitap okuma alışkanlığı
   gelişecek, böylece çocuğunuz okumaya daha istekli olacaktır.

• Spor yaptırın: Yaz boyunca imkanlarınız dahili’nde çocuğunuzun yüzme, tenis, basketbol gibi açık havada da yapabileceği bir spor yapmasını sağlayabilirsiniz. Spora ihtiyacı bedensel ve zihinseldir.

• Tatil demek sınırsız televizyon – bilgisayar demek değildir!: Çocukların ebeveynlerinden en büyük istekleri  tatil boyunca istedikleri kadar televizyon izlemek veya bilgisayar oynamak olabilir. Fakat unutulmamalıdır ki bunların kısıtlanması çocuğun okul dönemi ile ilgili değil genel gelişim ve dikkati için gereklidir. Bu nedenle de televizyon ve bilgisayar süreleri yine aşırıya kaçmadan kontrol altında devam ettirilmelidir.

• Düzenli olarak ders çalışmalı: Çocuklar yaz tatilinde günlerinin bir kısmını da okulla ilgili çalışmlara
   ayırmalıdırlar. Bunun süresi çocuğa göre değişmekle birlikte, dikkate alınması gereken nokta çok ağır bir program olmamasıdır. Anne babalar mümkün olduğunca bu çalışmaları eğlenceli hatta oyun gibi yapmaya özen göstermelidirler. Günlük programdaki çalışma bölümü çocuğun yapmak istediği aktivitelerden önceye konmalıdır. Böylece istediğini yapabilmek için ders çalışmayı bitirmek çocuk için bir motivasyon olacaktır.

Tüm çocuklara hareketli, eğlenceli, güzel bir yaz dileriz!


Alıntı ; Cemre Soysal, Klinik Psikolog DBE – Çocuk ve Genç Bölümü 

2 Temmuz 2012 Pazartesi

"Çocuk Gelinler"


 
Uluslararası anlaşmalara, sözleşmelere ve evrensel kurum anlayışlarına göre 18 yaşın altında yapılan her evliliğe Çocuk Evliliği, 18 yaşın altında evlenen her kıza Çocuk Gelin denmektedir.

Kız çocuklarının erken yaşta evlenmelerinin başlıca sebepleri arasında, geçim sıkıntısı, aile içi cinsel saldırı, evlilik dışı gebelik ve geleneksel yaşayışta hâkim olan kocaya itaatin erken yaşta tesis edilmesi gerektiği anlayışı sayılabilir.

Ancak bunların arasında en ağır basanı yoksulluktur.

Az gelişmiş ülkelerdeki yoksul aileler, hanelerinin yoksulluğunu azaltmak için arkadaşlarıyla oyun oynayacak yaşlardaki kız çocuklarını, babası hatta dedesi yaştaki adamlarla evlendirmektedir.
Pek çok kez, bu çocuklar, yaşlı adamların ikinci veya üçüncü eşi olmaktadır.
10’lu yaşlardaki kızlarımız, birkaç bin liralık başlık paraları karşılığında 40’lı, 50’li, 60’lı ve hatta 70’li yaşlardaki erkeklerle evlendirilmektedir.

Kızların evlendirilmek üzere okuldan alınması, geleneksel anlayışta olağan karşılanmaktadır. Geleneksel ailede, kızın kendini korumayacak yaşta ve cahil olarak evlendirilmesi durumunda, evlilik sonrasında eşi tarafından şiddete maruz kalabileceği ihtimali düşünülmemekte, kız çocuğu, ailesi tarafından kocaya bağımlı bir hayata hapsedilmektedir.

Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan Nüfus ve Sağlık Araştırmaları’na göre, Türkiye’deki kızlarda evlenme yaşı 12’ye kadar düşmektedir.

- 15-19 yaş aralığında kızlarda evlenme oranı İsveç’te yüzde 0.4, Kanada’da yüzde 0.6, Fransa’da yüzde 0.6, Finlandiya’da yüzde 0.6, Japonya’da yüzde 0.7, Almanya’da yüzde 1.2, Belçika’da yüzde 1.6, İngiltere’de yüzde 1.7, İspanya’da yüzde 2.3, Hollanda’da yüzde 2.4, İtalya’da yüzde 3, Amerika’da yüzde 3.9.
- Geri kalmış ülkelerde ise 15- 19 yaş aralığı kızlarda evlenme oranı şöyle: Şili’de yüzde 11.7, Azerbaycan’da yüzde 12, Arjantin’de yüzde 12.4, Peru’da yüzde 12.5, Lübnan’da yüzde 13.2, Mısır’da yüzde 15.9.
- Türkiye’de çocuk gelin oranı yüzde 15.5 olarak tespit edilmiş. Ancak bu oran gerçeği yansıtmıyor. Çünkü bu veri Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü’nden alınan bilgilerle tespit edilmiş. Yani dini nikaha dayanan erken evliliklerin kaydı yok. Bunlar da eklendiğinde oranın yüzde 30 ila yüzde 35 arasında olduğu tahmin ediliyor.


Sultan Arınır’ın “Çocuk Gelinler” adlı belgeseline konuşan onlarca “Çocuk Gelin”in kendi sözleri ile yaşadıkları:

“12 yaşında evlendim. 13 yaşında da çocuğum oldu. Abim verdi beni. 6 milyon verip beni aldılar. Hiç sevgi görmedim. Hiçbir zaman... Eşim olacak adam hiç yanımızda olmadı. Çocuğumu yanıma koyduklarında onun ne olduğunu anlamadım. Sonra baktım, çok tatlıydı. Zaten ikimiz birlikte büyüdük.”

“Nikah memuru geldi. 'Bu çocuk' dedi. Kıymadı. Gitti. Sonra benim büyük abim var. Onunla beni ikiz gösterdiler. Yaşımı büyüttüler. Nikahı o zaman kıydılar.”
“12 yaşında çocuğum oldu. Çok küçüktüm, bakmayı bilmiyordum. Hiçbir iş yapmayı bilmiyordum. Çocuklara nasıl bakacağım? Nasıl kaldıracağım? İş nasıl yapacağım? Yemek nasıl yapacağım? Bilmiyordum. Hep ağlıyordum. Bana bir şey yapacak diye korkuyordum.”

“13 yaşında evlendim. Evleneceğimi bilmiyordum. Bir gün abim geldi 'Seni vermişiz' dedi. Abim evlenecekti, beni başlık parası için kurban etti. Kendi düğününü yapabilmek için. Kaçarım diye düşündüm. Sonra hastalandım, hamile kalmışım. Çocuk zor doğdu. Artık anne olmuştum, birkaç gün bakmadım ona. Sonra ağlarken acıdım.”

“Babamın çok yakın arkadaşının eşi hastaydı, ölecek dediler. Adam da babama 'Kendime nasıl bakacağım, bana kızını vermez misin?' demiş. Babam da verdi. Büyük, yaşlı adamla birlikte kalk, otur, odasına git. Vallahi de billahi de utanıyordum. Korkuyordum, utanıyordum, istemiyordum. Evin kerpiçleri altından da olsa hiçbir şeyin değeri yoktu gözümde.”

“Gelinlik giydirdiler, ‘Seni götüreceğiz’ dediler. Ben ‘Gitmem. Annemi bırakmam’ dedim. Babam ‘Evlenmezsen öldürürüm’ dedi. Evlenmek zorunda kaldım. Hiç sevmedim, sevemedim. Zaten çok şiddet gördüm. Dövüyordu beni. Bir keresinde bıçakladı.”

“13’ünde evlendim. Ama boşandım ve ikinci kez evlenmek zorunda kaldım. Babam beni eve almamıştı. Ama ikinci evliliğim güzeldi. Çünkü o vurmazdı bana...”

                                                         
UNUTMAYIN;
ANNELER VE BABALAR OLARAK BİRİNCİ GÖREVİMİZ,  ÇOCUKLARIMIZA ÇOCUKLUKLARINI YAŞAYABİLECEKLERİ BİR DÜNYA SUNMAKTIR.

26 Haziran 2012 Salı

Çocukların Tepkilerini Nasıl Yorumlamalıyız? - 2 Özel Haber


Soru: Çocuklar babalarıyla tatilden döndükleri zaman, çok asabi oluyorlar, nasıl davranmam gerektiğini bilemiyorum.

Cevap: Bu gibi durumlarda sabırlı olun. Neler yaptıklarını, tatilin nasıl geçtiğini sorun, anlatsınlar. Babalarıyla vakit geçiriyor olmalarının çok normal olduğunu hareketlerinize yansıtın.

Eve döndükleri ilk gün daha önce çocuklarınız uygulasın diye koyduğunuz kuralları hemen dayatmayın. Size yeniden alışmaları için onlara zaman verin.

Soru: Çocuklar babalarıyla vakit geçirdikten sonra, benimle birlikte yaşadıkları evde kendilerini bir yabancı gibi hissediyorlar. Sanki yanlış evdeymiş gibi davranıyorlar. Nasıl davranacağımı bilemiyorum.


Cevap: Her zaman yaşadıkları bir evi küçümseyip, ruh hallerini rahatsız edecek tavırlar takınmaları çocuklar için zararlı bir davranış. Eğer yapabiliyorsanız, eski kocanızla bir araya gelip, çocuklarınızla konuşun. Kafalarını karıştıracak tavırlardan uzak durmalarını sağlayın. Ve mümkünse eve karşı olan saygılarını ve sevgilerini tetikleyici davranışlarda bulunun. Mesela onlara yanlış evde olmadıklarını anlatın. Ama oranın doğru ev olmadığını da ekleyin. Sizinle yaşadıkları veya babalarıyla yaşadıkları ev; her ikisi de değil, çocuklar sadece ikinizi de görebildikleri bir yerde mutlu olacaklardır.

Soru: 14 yaşındaki oğlum babasına çok benziyor. Babasıyla birlikte gittiği tatilden döndüğü zaman aynı babası gibi hep paradan söz etmeye başladı. Bu da beni çileden çıkarıyor, bu durumda ne yapmalıyım?

Cevap: Ergenlik dönemine adım atmış olan oğlunuz için babasını taklit etmesinden daha normal hiçbir şey yok. Çünkü bu genetik bir şey. Ve evet babasının hallerinin aynısını oğlunuzda da görmek sizi çıldırtıyor olabilir, ama söylesenize bu çocuk eski eşinizle olan birlikteliğinizin birlikteliğinizin bir meyvesi değil mi?
Bırakın böyle davransın, mantıklı konularda onu engellemeyin. Zaten bir süre sonra oğlunuz kendi yolunu çizecek ve kendi karakterini oluşturacaktır. Ve buna karşılık olarak siz de kendi fikrinizi ona anlatıp para konularında nerede nasıl davranması gerektiğini anlatabilirsiniz. Böylelikle herhangi bir çaba sarf etmeniz de gerekmeyecek.

Bechos Özel haberdir. (Her hakkı saklıdır.) Sorularınız yanıtlanmaya devam edecek...

20 Haziran 2012 Çarşamba

Çocukların tepkilerini nasıl yorumlamalıyız? ÖzelHaber




Çocuklarımızın davranışlarını nasıl yorumlamalıyız?
-Psikoloğumuz ebeveynlerin sorularını yanıtladı.

Soru: 16 yaşındaki ikinci oğlum bana sitem ediyor, boşanmanın benim hatam olduğunu, babasını dava edip ondan ayrılmamam gerektiğini söylüyor. Nasıl davranmalıyım?
Cevap: Görünüşe göre, oğlunuz ergenlik döneminde, onu bu drama sürüklediğinizi düşünüp öfkesini ve aldatılmışlık hissini size yönlendiriyor. Şunu bilin ki, oğlunuzun sizi suçluyor olması, karşısında örnek alabileceği bir baba olmayışı yüzünden. Neticede kendisi de bir erkek… Bu geçici bir dönemdir. Çok yargılamayın ve sizi anlamayacağını iddia ederek size haksızlık yaptığını da ileri sürmeyin. Sizin ve eşinizin arasındaki sorunları elbette anlamayacaktır. Onun acı ve kederine ortak olun kafidir.

Soru: Boşanalı bir yıl oluyor, 17 yaşındaki kızım babasıyla konuşmayı reddediyor. Bu normal mi?
Cevap: Bir reddedilişe tepki olarak böyle davranması gayet normal. Sizi sıkıntı çekerken, ağlarken görmüş olması, ayrıca sizin duygularınızı benimseyip tepki göstermesine yol açıyor olabilir. Sinirini sizin boşanmanıza istinaden ortaya koyuyor. Tercihine saygı gösterin ve ona eğer isterse babasını görebileceğini söyleyin. Hazır hissettiğinde şoku atlattığı zaman.. İleride kızınızla sağlam ilişkilere sahip olmak istiyorsanız böyle davranmanız çok önemli. 

Soru: Oğullarım babalarının arkadaşlığını kabul etti ama 18 yaşındaki kızım reddediyor. Ne yapmalı?
Cevap: Kızınız babasını reddederek onu cezalandırmak istiyor olabilir, böylece kardeşlerinden de ayrı tutuyor kendini. Böyle yaparak sizi koruduğunu düşünüyor olabilir, babasının bir başka kadınla yaşayacak olmasına karşı çıkması kıskançlıktan kaynaklanıyor olsa bile, diğer kadını bir rakip olarak görüp benimsemeyecektir.
  Kararına saygı gösterin ve eğer diğer kadınla görüşmek isterse kesinlikle karşı çıkmayacağınızı söyleyin. Tabi bunu açıklamak için babasıyla baş başa konuşmak da isteyebilir.


 Bechos Özel haberdir. (Her hakkı saklıdır.) Sorularınız yanıtlanmaya devam edecek.



(R.E.S.P.E.C.T.) SAYGI NEDİR?


"Biz insanların en fazla şikayet ettiği konulardan bir tanesinin SAYGI olduğunu fark ettiniz mi? Çünkü saygı, çalışma hayatımızda da özel hayatımızda da en çok olmasını istediğimiz davranıştır. 


Soru: Peki sizce saygı yaşamın her alanında, herkesle olması gereken bir duygu mudur?
Cevap: Saygı,  ilişkilerin uzun ömürlü olma beklentisi varsa olmalıdır. Yoksa saygı karşımızdaki insan beklediği için oluşmaz. Koşulları vardır.

Soru: Sağlıklı insan ilişkilerinden neyi anlıyoruz?
Cevap: Hayatımdaki bir insanı FARK ETMEM anlamında, saygı yaşamın bir parçasıdır.
“Ben yaşadım” diyebilmek için o sosyal rollerin ötesinde benim özümle ilgili, kendimle ilgili bir bilincimin olması ve kendimle ilişkimde saygının olması gereklidir.

Ben bir ortamdayken kendime "saygılı bir yerde olup olmadığımı nasıl anlarım" sorusunu sorduğumda şunu görüyorum: Sonuç ne olursa olsun o toplantıda olmaktan dolayı ne kadar mutluysam o zaman ben kendini kabul etmiş, kendini olduğu gibi kabul eden bir insanın kendi varoluşuna saygısını görmüş durumdayım.
Bir anne bir baba birbirlerini kendileri olma konusunda özgür bırakmışlarsa SAYGI vardır.

“Şöyle şöyle yaparsan beni sevdiğini anlayacağım” - “Şunu alırsan beni sevdiğini anlayacağım”,  “O zaman görürüm ben seni” tarzı bir anlayışın içindelerse orada SAYGI yoktur. Eşler  saygının değil , ödülün peşindedir. Biri diğerini araç olarak kullanıyordur.

Kendini kabul etmiş bir anne çocuğunu da olduğu gibi kabul eder. Gerginliği yoktur. O çocuğun hayatını yönlendirebilmek ile ilgili bir çabası yoktur. O çocukla sohbetleri içerisinde YAŞAMI PAYLAŞMAK ÇABASI vardır. Yaşam içinde beraberce akar giderler. Çocuk var olmaktan mutludur, annesi de onunla birlikte olabilmekten. İnsan saygı beklentisi ile doğuyor o zaman.

Çocuk doğduktan altı saat sonra anlam verme sistemi işin içine giriyor. Ve şunları soruyor: Kabul ediliyor muyum? Güvende miyim? Seviliyor muyum?

Ailede, toplumlarda belli ölçeklerin, belli sistemlerin içinde bir takım saygı davranışları oluyor. Planlanmış, kurgulanmış, belli ölçekler.

Bizim bahsettiğimiz saygı farklı. Çocuk büyürken özü, canı dikkate alınmadan YÜZ dediğimiz rollerine göre ilgi görürse; kız çocuğuysa farklı, erkek çocuğuysa farklı, abiyse farklı, ablaysa farklı, en küçükse farklı, engelliyse farklı muamele, çok akıllı şunları şunları yapabiliyorsa farklı muamele görürse; ilgi, takdir verilirse çocuk da kimlere saygı duyacağını kendisine gösterilen bu çerçeve içerisinde öğrenir. O şablonla çevresine saygı gösterir. Burada toplumun hastalığı başlıyor işte.

Mesele şu: Mevcut durumu devam ettirecek misin, yoksa mevcut durumu anlayıp yaşadığın toplumun daha aydınlık, daha sorunsuz olmasına yardım mı edeceksin?

Manevi yaşam bakımından baktığımızda çocuk, aklımızın alamayacağı büyüklükte muhteşem bir potansiyele sahip. O çocuğun ne olduğunu, o potansiyelin ne olduğunu gördüğümüz zaman saygı duyulmayacak bir tarafı yok zaten. Çocuk, varoluşundan dolayı bizim saygı duymamızı hak ederek doğuyor zaten. Biz onun kim olduğunu, özünü, potansiyelini anlayıp saygı duyarsak o bizim gördüğümüz özü geliştirmeye devam eder.

Bu konu bir toplumun farkında olması gereken en önemli konu. Bir toplum çocuk yetiştirme konusunu birinci sırada ilgilenilecek konu olarak kabul etmeli ve bunun üzerine titremeli.
Çünkü bugün bizim çocuk yetiştiriş tarzımız 30 yıl sonra ülkemizin toplumsal yapısını oluşturacak. Her şeyiyle; adalet sistemiyle, iş hayatıyla, üniversiteleri ile, bilim insanları ile, doktorunun kalitesi ile her şeyi ile bugün bizim çocuk yetiştiriş tarzımdan etkilenecek."

"Küçüğü Sev, Büyüğü Say" - OUT
"Küçüğü de Büyüğü de Say ve Sev" - IN


Alıntı: Doğan Cüceloğlu


16 Haziran 2012 Cumartesi

Bir Babalar Günü Hikayesi


Babam ölmemiş anne...

Metrobüs'te gidiyordum. Önümdeki koltukta beş altı yaşlarında bir oğlan çocuğu ile kıyafetinden köyden gelmiş olabileceğini düşündüğüm annesi oturuyorlardı.

Çocukla annesi ara ara bir şeyler konuşuyorlardı. Daha çok susuyorlardı. Gene uzun bir suskunluktan sonra, çocuk yüksek sesle “anneeeee, babam dün gece rüyama geldiiiii, ölmemiş!” dedi. Anne sustu, ama oğluna baktı. Oğlan devam etti; “bana dedi ki oğlum ölmedim, kalbim çok sancıyor, ağrıyor bir şey söyle de onu yapayım, ölmeyeyim, dedi. Bir şey diyemedim anne, ne deseydim?” Anne çocuğuna “sus, tamam” dedi ve yüzünü ileriye çevirdi... Çocuk “ne deseydim anne?” diye üsteledi. Anne “sus bak, şöför amca kızıyor” dedi. Çocuk ileriye baktı ama -metrobüs çok uzun olduğundan- şoför moför göremedi. “Şoför nerede?” dedi. Sen göremezsin, bana söyledi, dedi anne ve gene sustular. Son durağa kadar bir daha da konuşmadılar.

İçim cız etti. Babasının kaybını yaşayan bir küçük çocuk, konuşmak, paylaşmak ve anlamak istiyor... Kocasının kaybını yaşayan, oğluyla dünyada kalmış bir anne ne diyeceğini, nasıl diyeceğini bilemiyor...

Belki eve gidince anne “şimdi anlat bakayım şu rüyanı” demiştir.

• Babam geldi, kalbini tutuyordu, oğlum, ölmedim kalbim çok sancıyor, ağrıyor, bir şey söyle de onu yapayım, ölmeyeyim dedi. Ne deseydim anne?
• Babanı rüyanda gördün ha, benim aslan oğlum. Peki sen ona ne dedin?
• Bilemedim işte anne, sana soruyorum.
• Hadi gel beraber düşünelim. Ben de şimdi ilk an bilemedim. Zor bir rüyaymış. Önce rüyalar nedir, bilmek ister misin?
• Heee anne.
• Yaşamımız içinde başımıza bir dolu olay geliyor ya... İşlerimizi yaparken, sokakta, okulda bir çok insanla karşılaşıyoruz, konuşuyoruz ya... işte onlardan bazıları bizi derinden etkilerler. Biz bazen bu etkileri hemen hissedemeyebiliriz. Ama içimiz hisseder, etkilenir. İşte onların bir kısmını gece uykumuzda rüyalarımızda görürüz. Rüyalar gerçek değildir amma gerçek olaylardan etkilenebilirler. Rüya neymiş anladın mı?
• Hani geçen bana oyuncak almamıştın ya, ben o oyuncağı sonra rüyamda görmüştüm, ağaçtaydı ben de ona ulaşamıyordum. Onun gibi mi?
• Hah, affferin benim aslan oğluma... Şimdi biz babanı geçen hafta kaybettik ya... Sen babanı çok seviyordun di mi?
• Evet anne...
• Baban da seni çoook seviyordu. Ama bizim bilemediğimiz bir düzen var dünyada, bazen insanlar sağlıklarına dikkat etmediklerinden bazen de ecel dediğimiz şeyden dolayı göçüp gidiyorlar. Ama nereye biliyor musun?
• Nereye anne?
• Çook uzaklara gidiyorlar, bu dünyanın ötesinde başka bir dünya daha var. Oraya gidiyorlar. Oraya en güzel gidiş çoook uzun yıllar ve sağlıklı biçimde yaşamış olarak gitmek. Ama baban biraz erken gitti. Onun için o da çok üzgündür şimdi. Seni bıraktı burada ya, sana artık dokunamayacak, sarılamayacak ya... Sanırım onun için üzülmüş gelmiş, kalbim ağrıyor, diyerek senden yardım istiyor. Aslında sana demek istiyor ki; “oğlum, benim kalbim çok ağrıyor, seni de anneni de çok özledim, arada ben senin rüyana geldiğinde bana beni sevdiğimi söyle, ben de sana seni sevdiğimi söyleyeyim, sarılalım, sen bana ben sana sarılayım biraz hasret giderelim. Anneni de yalnız bırakma, onun için de çok üzülüyorum ona artık sen destek olacaksın” demek istiyor. Şimdi anladın mı, onu bir daha rüyanda gördüğünde ne demen gerekiyormuş?
• Anladım anne.
• Ne diyecekmiş peki benim aslan oğlum bir daha babasını görünce?
• Baba, diycem, üzülme, kalbin de acımasın, ben seni çok seviyorum, annemi de seviyorum. Anneme de iyi bakıcam, sarılalım mı baba, diycem.
• Aslan oğlum benim...
• Anne babamı ziyarete gidelim mi?
• Nasıl gideceğiz peki? O öbür dünyada...
• E işte biz de ölelim işte...
• Haaa, onu diyorsun. Yok o öyle olmuyor. Bize bu canı Allah verdi, ne zaman alacağını da o biliyor... Bize düşen görev, bu dünyada en iyi biçimde yaşamak ve hem kendimize hem çevremize iyilik yapmak... Bunu yapmadan gitmek doğru olmaz. Şimdi biz öyle güzel yaşayacağız ki, sen de ben de çok mutlu olacağız. Bu mutluluğun içinde babana da çok teşekkür edeceğiz ve onun da orada mutlu olmasını sağlayacağız. Ama bak yarın ne yapcağız, birlikte babanın mezarına gideceğiz. O bizi oradan da -aslında istesek buradan da- duyar. Ona söylemek istediklerimizi orada söyleyeceğiz. Onunla konuşmalarımızı içimizden geçirsek o bizi duyabilir. Öyle yapacağız, anlaştık mı?
• Tamam anne? Anne, sen de görüyor musun babamı rüyanda?
• Haaa bak ben de dün akşam gördüm sana onu anlatacaktım da, otobüs çok kalabalık ya, tanımadığımız insanlar bizim özel hayatımızdan belki rahatsız olurlar diye orada seni susturmuştum, evimizde rahat rahat konuşuruz, hem ben de sana benim rüyamı anlatırım diye istemiştim.
• Ne yapıyordu babam? Kalbi acıyor muydu?
• Ben de işte onu anlatacaktım. Bana dedi ki dün oğlumun rüyasına girdim, sana da geldim ki sen de şaşırmayasın. Bak hanım, dedi. Ben seni de oğlumu da çok seviyorum. Ne yazık ki erken ayrılmak zorunda kaldım aranızdan. Size şunları demek istedim, diyemeden gittim, bari rüyalarda diyeyim. İkiniz de benim için çok önemlisiniz, oğluma de ki onun çok iyi bir insan olması, kendine çok iyi bakması benim kalbime çok iyi gelecek. O iyi yaşadıkça benim de kalbim çok iyi olacak, burada çok mutlu olacağım. Ben biliyorum yıllar sonra siz de buraya geleceksiniz tekrar birlikte olacağız. Bunu biliyorum. Siz o dünyada dilediğiniz gibi, birlikte güzel güzel yaşayın benim kalbime bu çok iyi gelir. Ben oğlumun rüyasına daha sonra bir daha girdiğimde bana bunları söylesin, dedi.
• Niye ağlıyorsun anne?
• Neden ağlamayayım oğlum, bir kere babanı özledim, ondan ağlıyorum. Bir de baban bizi ne kadar seviyormuş onu öğrendim, ondan duygulandım. Ondan işte. Hadi artık yatalım mı, belki baban rüyamıza gelir gene...
• Her akşam gelsin anne...
• Bakalım oğlum, Gel bir sarılayım sana bakayım... Biz oğlumla çoook uzun yıllar birlikte yaşıycaaaaz, oğlum büyüyceeek kocaman olacaaaak, aslan oğlum benim.

Alıntı, Nurdoğan Arkış , Sosyal Bilimci (23.05.2012)

ÇOCUKLARI İLE GEÇİRDİĞİ HER DAKİKANIN KUTSALLIĞINI HİSSEDEN BÜTÜN BABALARIN GÜNÜNÜ KUTLARIZ...

13 Haziran 2012 Çarşamba

DEHB Hakkında 7 Yanlış



Dikkat Eksikliği ve Hiper Aktivite konusunda 7 yanlış  :

1- DEHB modern çağın hastalığı değildir. İlk kez bilimsel anlamda 100 yıl önce tanımlanmıştır. Tıbbi hastalıklar içinde hakkında en fazla araştırılmış ve tanısal geçerliliği en yüksek bozukluklardan biridir.
 
2- DEHB'li çocuğun davranışlarını normal kabul ederek “çocuktur yapar, zamanla düzelir” demek çocuk üzerine kumar oynamak gibidir. Tedavi edilmeyen DEHB olgularında başta akademik başarısızlık olmak üzere, ileriki yaşamlarında ağır davranış bozuklukları gelişme riski yüksektir.
 
3- DEHB oluşumunda suçlu, aile değildir. DEHB biyolojik temeli olan bir bozukluktur. Dolayısıyla DEHB bir terbiye edebilme sorunu değildir.
 
4- DEHB tedavisinde kullanılan ilaçlar bağımlılık yapmazlar. Bedensel olarak kalıcı yan etkileri yoktur. Aileler doktor kontrolünde bu ilaçları güvenle kullanabilirler. İlaçların bir kısmı akademik performansta da artışa neden olduklarından gereksiz yere ve yüksek dozlarda kullanılmasını önlemek amacıyla özel reçeteler ile satılır. Böyle satılması ilacın tehlikeli olduğu anlamına gelmez.
 
5- DEHB tanısını mutlaka bir Çocuk Psikyatrisi koymalıdır. DEHB'nin benzer belirtiler gösteren başka psikiyatrik bozukluklar ile karışma riski vardır. Ayrıca DEHB başka psikiyatrik bozukluklar ile birlikte görülebilir. Örneğin, Depresyon, Kaygı Bozukluğu, Tikler, Takıntılar gibi.
 
6- Her ilaç ilk kullanıldığında bazı istenmeyen yan etkiler oluşturabilir. Böyle bir durumda ilacı kesmeden önce mutlaka hekiminize danışmalı ve hekim gerekli görürse ilacı kesmelisiniz. Tedavide farklı ilaç alternatifler gündeme gelebilir.

7- DEHB'nin bilimsel tedavisi dışında ailenin ilgisini çekecek alternatif bazı yöntem uygulayanlar az sayıda olsa da vardır. Bilimsel olmayan bu yöntemlere aileler itibar etmemesi gerekir. (örneğin, müzikle tedavi, bilgisayar kullanılarak tedavi, biyofeedback uygulaması, diyet tedavisi, polivitamin uygulamaları gibi.)

Alıntıdır ; Prof. Dr. Mücahit Öztürk 

9 Haziran 2012 Cumartesi

Modern Dünyanın Süper Babaları


“Kulak veririm her gece karanlığın sesine
Duygusalım bu günlerde ağlarım her kesime
İçimse belki çocuksu nefretle
Hem Yüreğimi sağlar hem de küfrederim kendime.

Vur demirci vur kızgın kalbime
bununda sivrilmeye düzleşmeye ihtiyacı var
Aldığı onca yaradan sonra nasıl hayatta?
Can yeleği değil de, koruyucu meleği var.”     


                                                                   Şükrü Donuk Şiiridir. 

Hala meleklere mi inanıyorsunuz, diyenleriniz olabilir.
Evet, bizler inananlardanız. Özellikle gittikçe zorlaşan çalışma ve yaşam koşullarında çocuklarını bir melek misali koruyan babaları gördükçe daha da çok inanıyoruz.


Onlar “Modern Dünyanın Süper Babaları”; kanatsız melekler. Çocuklarına karşı ilgili ve sevgi      dolular. Çocukları için yapabilecekleri fedakârlıkların sınırı yok . Ev işi yapıyorlar, alışverişe gidip yemek hazırlıyorlar. Doktor randevularını, mezuniyet törenlerini kaçırmıyorlar. Veli toplantılarında en dişli tartışmaları onlar başlatıyorlar ve futbol maçlarına çocukları olmadan “asla” gitmiyorlar.
 

Daha da fazlasını yapıp, kariyerlerine ara vererek eşlerinin ya da çocuklarının annesinin mesleki fırsatları değerlendirmelerini sağlıyorlar. 
 
Uzmanlar bu babalara: “Modern dünyanın süper babaları” diyor. 



Peki, nasıl oluştu bu çağdaş davranış biçimi?
2000’li yıllarda Amerika’da bir “stay home dad“ sosyal hareketi başlamıştı. Bu hareketin ilk destekçileri her zamanki gibi Holllywood dünyası ve Beyaz Saray’dan çıktı .

Brad Pitt: Kızı 6 yaşına gelinceye kadar film çekmeme ve kızına kendi bakma kararı aldı .

Ben Affleck: Violet’i öyle seviyordu ki onu biberonla besleyip, parkta özgürce yürümek için kariyerini bitirdiğini duyurdu. 


James Rubin: Beyaz Saray’da başkan sekreteriyken, CNN televizyonunun en başarılı muhabiri Christiane Amanpour ile evlendi. Ama spekülasyonları önlemek ve eşinin mesleğini etik koşullarda yapması için istifa etti ve ev babası oldu.
 


Todd Palin: Eşi Sarah Palin, Alaska Valisi iken en güçlü başkan adayı olarak seçimlere hazırlandı. Siyasi rakiplerin iş hayatındaki pürüzleri eşinin aleyhine kullanmamaları için, çalışma hayatına son verdi ve evinin babası oldu.

Bu örnekler Amerika’dan Almanya’ya hatta İstanbul’a kadar çoğaltılabilir. Ama özellikle Almanya’da babalık iznine ayrılan erkeklerin artmasıyla Çalışma Bakanlığı ve Aile Bakanlıkları  “Harika babalar “ adlı bir statü oluşturmuş ve kariyerini donduran babalara bir de ödenek açılmasını sağlamışlar. Bu ödenek çocuk başına 164 Euro. Üçüncü çocuktan itibaren ise bu miktar artıyor.


Uzmanlar yine de uyarmak gereği duyuyor. Süper baba rolünü fazla benimseyip erkek doğanızı unutmayın. Bunu dengelemek için gerekirse çevrenizden yardım istemekten çekinmeyin. Çünkü yarın yine hayatınızda bir kadın olacak.

Kalbinizi kapatmayın.


Sevgiyle Kalın

8 Haziran 2012 Cuma

Yalnız Ebevynlerin Yıldız Çocukları








Yalnız ebeveynlerin yıldız çocukları

Hayatın içinde, yalnız ebeveynler tarafından yetiştirildikleri halde dünyamıza bir yıldız gibi parlamış o kadar çok "çocuk" var ki aslında… 

 Bir bekar anne olarak ben de bir yıldız yetiştirebilmek istiyorum. Vatanına, milletine hayırlı; vefakâr ve mutlu bir birey. Ancak bazen öyle zor anlar yaşıyorum ki, sadece hayaller kurarak işin içinden çıkabiliyorum.
Hayal ediyorum, milyonlarca bekar anne veya bekar baba kim bilir ne zorluklarla çocuklarını büyütüp yetiştirdiler. Onlardan liderler yarattılar , yıldızlar çıkardılar. Peki, kim bu anneler, babalar, kim bu çocuklar?
Merak ettim ve araştırdım. Sonra kendime bir liste yaptım. Zor anlarımda bakıp umutlandığım, yeniden güç kazandığım bir liste. Siz de kendinize örnek bir liste hazırlayabilir, içine yakın çevrenizden örnek aldığınız güçlü ve yalnız ebeveynleri de bu listeye ekleyebilirsiniz.

* ABD Başkanı Barack Obama; bekar bir annenin çocuğu olarak aile büyüklerinin yanında büyüdüğünü biliyor muydunuz?
* Eski ABD Başkanı Bill Clinton; babası annesini o henüz 3 yaşındayken terk etmiş ve annesi tarafından büyütülmüş.
* Mariah Carey; annesi ve babası o 3 yaşındayken boşanmış ve annesi tarafından büyütülmüş.
* Eric Clapton; hiçbir zaman gerçek babasını tanımamış. Büyük anne ve babası tarafından büyütülürken annesinin de kız kardeşi olduğunu sanmış.
* Mary J. Blidge; 4 yaşındayken babası, kendisini ve annesini terk etmiş.
* Jet Li; belki hatırlarsınız, babası Bruce Lee o henüz 2 yaşındayken ölmüştü.
* Madonna; babası o henüz 5 yaşındayken kanserden hayatını kaybetti.
* Jay - Z; babası onu doğduğu an terk etmişti.
* Demi Moore, Al Pacino, Clive Owen, Eva Mednes , Guy Pierce, Keanu Reeves , 2Pac Shukur , Charlize Theron , Ronaldinho ve diğerleri…

Bu listenin sonuna gerçek bir amazon kadını olan annemi Aliye Nalcı'yı ekleyerek bitirmek istiyorum. 
Her evlilik kendi kaderini yaşar elbet ya da her evli çiftin kendi resmi olur. Bazıları erken ayrılıkla çizer bitirir, bazıları zorluklarla mücadele eder ve boyamaya devam eder. Aliye hanım resmini tamamlamadın duvara asmayanlardan.

Sizin var mı böyle bir örnek model anneniz, model babanız? Bize yazın yayınlayalım.

Uzun ve başarı dolu bir yaşam hepimizin olsun sevgili dostlar.
Yertanrısı benim adım . 


5 Haziran 2012 Salı

Ünlülerden çocukluk hikayeleri


Türkiye'de ünlü simaların çocukluk anıları hep merak edilir. Aralarında yaramazlık yapanı da var, elini prize sokanı, aşıdan korkanı, lisede kopya çekeni de var. Çocukluk hatıralarını Kehkeşan dergisine anlatan ünlülerin röportajları gösteriyor ki aslında onlar da herkes gibi çocukluğunu doya doya yaşamış, koşup oynamış.


Cem Yılmaz: "Bulmacalarda annenin erkek kardeşi kısmına dayımın beş harfli ismini sığdırmaya çalışırdım. Dedemle parka gittiğimiz bir gün TRT'ciler çekim için oradaydı. Beni oynarken çektiler. Yayın günü bizim aile programı izlemek için televizyon karşısına geçti. Kendimi ekranda görünce beni niye parkta unuttunuz diye gözyaşlarına boğulmuştum."

Ata Demirer: "Tekvando kursuna yazılmıştım, döner tekme atarım diye düşündüm hocanın önüne yuvarlandım, bir daha hiç gitmedim."

Acun Ilıcalı: "Tam bir sokak çocuğuydum. Kadıköy Anadolu Lisesi'nin en başarısız öğrencisiydim. Hiç sınıfta kalmadım, gelmiş geçmiş en büyük kopyacı benimdir herhalde."

Teoman: "Ropdöşambırlı bir çocuktum. Çünkü evimizde pijamayla dolaşmak ayıp karşılanırdı. Muhallebi çocuğuyla sokak çocuğu arasında gidip geldim. Salon erkeği denir ya, ben de salon çocuğuydum. Hep kibar ve ölçülü."

Beyazıt Öztürk: "Çocukluğumda mahalleden geçen ve kuru ekmek toplayan amcalar vardı. Çoğunlukla annem beni onların yanından alırdı. Eve gelip yemek yemezdim, onların torbalarından ekmek yerdim. 3-4 yaşlarında elimi prize sokmuştum. O kadar canlı bir anı ki, cansıza dönüyordum neredeyse!"

İpek Tuzcuoğlu: "Aşıdan çok korkardım, okulda aşı yapılacağını duyar duymaz kendimi dışarı atar, her seferinde mutlaka kaçardım. Öğretmenlerimden bu yüzden çok azar işitmişimdir."

Oktay Aymelek: "Çocukluğumda da mutfak işleriyle haşır neşirdim. Öyle ki evde kimse olmadığı vakit kendi yemeğimi kendim yapardım. Küçükken saklambaç, tombik ve futbol oynamayı da severdim."

4 Haziran 2012 Pazartesi

Baba-kız ilişkisinde sağlam adımlar atmak için...


Kızların babalarına düşkün olduğu bilinen ve çeşitli çalışmalarla desteklenen bir gerçektir. Uzmanlara göre babalar kız çocuklarının hayatında ilk erkek oldukları için erkek-kadın ilişkileri adına kız çocuklarına ilk izlenimi veren kişilerdir aynı zamanda. Peki kız çocukları için bu kadar önemli olan bir ilişkinin diğer üyesi olan babalar acaba bu durumun gerçekten farkındalar mı ve gerektiği gibi davranabiliyorlar mı? İşte bu yazıda baba-kız ilişkileri ele alınmış;

 

Baba kız ilişkisi üzerine bir kitap...

Jane Grandon’ın 1995 yılında “Sevgili Baba: Baba-kız ilişkileri neden bu kadar önemli?”adıyla yayınladığı kitapta babaların kız çocukları ile kurdukları ilişkileri naif bir dille anlatıyor ve babaları 4 gruba ayırıyor. Grandon a göre bu 4 grup şöyle sıralanıyor:

 

Prens babalar: Bu babalar kızları için birer prens, çünkü kızlarına adeta bir prensesmiş gibi davranıyorlar. Nasıl mı? Bu gruptaki babalar kızlarının her istediklerini yapıyorlar, onlarla bol bol vakit geçiriyorlar, onlarla çay partileri yapıp bebekleri ile oynuyorlar, dışarıda bir yere yemek yemeğe gittiklerinde çocuklarının sandalyesini bile geriye çekiyorlar. Grandon’a göre böyle babalara sahip olan kız çocukları büyüdüklerinde babasıyla rahatça konuşabilen, diğer erkeklerle rahatça iletişime geçebilen ve kadın olmaktan mutlu olan bireylere dönüşüyorlar.

 

Dost babalar: Bu grupta olan babalar kız çocukları ile olabildiğince çok zaman geçiren, onlarla olmakta keyif alan kişiler. Çocuklarını yeni şeyler denemesi ve öğrenmesi için motive eden, onları destekleyen babalar. Ancak bu gruptaki babalar çocukları ile ilgilenirken ve oyunlar oynarken genelde kendi zevklerini ön planda tutarlar ama çocuklarının seçimlerini de geri plana atmazlar. Grandon’a göre böyle babalara sahip olan kız çocukları büyüdüklerinde babasıyla olumlu ilişkilere sahip olan, babasının kendini her zaman destekleyeceğini düşünen bireyler oluyorlar.

 

Patron babalar: Otorite figürü olmayı seven babaların üyesi olduğu grup burası. Sert, biraz belki birazdan daha fazla dediğim dedik, tartışmaya genellikle kapalı babalardan oluşan grup. Sürekli kaygılardan bahseden ve bazı kuralları aşılamaya çalışan babalar da yine bu grup da! Grandon’ a göre bu tip babalara sahip olan kız çocukları babalarının oldukça sert ve kendilerine karşı eleştirel ama kendilerini seven kişiler olduklarını düşünüyorlar.

 

Hayalet babalar: bu gruptaki babalar ortada olmayan babalardan oluşuyor. Ne demek bu? Bu babalar, genelde iş gezisinde olan, evde pek bulunmayan ya da evde olup da ya gazetenin arkasına saklanan ya da televizyonun önüne kilitlenen kişiler. Bu tip babalara sahip olan çocuklar benlik sorunu yaşıyor ve ilişkileri oldukça olumsuz etkileniyor.

 

Kız çocukları babalarından ne ister?

 

1. Baba bana saygı göster: Yukarıda da belirttiğimiz gibi kız çocukları babaları ile kurdukları ilişki doğrultusunda erkek-kadın ilişkisi hakkında ilk izlenimlerini edinirler. Eğer çocuğun babası ile olan ilişkisi pozitif yönde ise çocuk kadın-erkek ilişkileri hakkında pozitif izlenimler edinir ve gelecekte erkeklerle kurduğu ilişkilerde özgüvenli tavır sergiler, aksi yönde izlenim edinen çocuk ise gelecekte erkeklerle yaşadığı ilişkilerde özgüven problemi yaşayabilecek ya da kabul sorunu ile karşılaşabilecektir.


2. Eşit haklar: Kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu kız çocuklarının anlayabilmesi için ilk adım babalarla olan ilişkide atılmalıdır. Babalar çocuklarının isteklerini, görüşlerini, düşünce ve duygularını anlamak ve paylaşmak için gerekli ortamlar yaratmalı ve onların haklarına saygı gösterdiklerini ifade edecek davranışlarda bulunmalılar.


3. Anlayış: Babalar genellikle otorite figürü olmayı seçip sadece bazı kurallar çerçevesinde hareket etmeyi tercih ederler, kız çocuklarını anlamayı ve onlarla konuşup sorunları çözmeyi reddederler. Bunun sonuncunda çocuklar babalarından edindikleri izlenimlerle bazı olumsuz fikirler oluştururlar ve gelecekteki erkek-kadın ilişkileri bu olumsuz fikirler doğrultusunda şekillenir. Ancak babasında anlayış gören çocuk, kendine karşı cinse karşı ifade etmeyi öğrenir ve farklı sosyal ortamlarda kendini rahatça ifade edebilir.

İDİL SEDA AK/ bebek.com

3 Haziran 2012 Pazar

İnsanın Anavatanı Çocukluğudur

Çocuklarınıza zaman ayırdığınız güzel bir Pazar olsun... Buarada Doğan Cüceloğlu'nun küçük bir anısını kaleme aldığı bu büyük hikaye de kulağınıza küpe olsun...

Bir gün seminere başlamadan önce kısa boylu güler yüzlü birisi geldi, Hocam elinizi öpmek istiyorum, dedi. Ben el öptürmekten pek hoşlanmadığım için, yanaktan öpüşelim, dedim, öpüştük. Aramızda şöyle bir konuşma yer aldı:

- Hayrola, neden elimi öpmek istedin?
- Hocam, üç yıl önce sizin bir seminerinizi katıldım. Hayatım değişti. O seminerden sonra daha mutlu bir ailem var ve size teşekkür etmek istiyorum; onun için elinizi öpmek istedim.
- Ne oldu, nasıl oldu?
- Üç yıl önce şirketimizin organize ettiği iki günlük bir seminerde bizimle beraberdiniz. O seminerin bitişine doğru dediniz ki, “Bir insanın anavatanı çocukluğudur. Çocukluğunu doya doya yaşayamamış bir insanın mutlu olması çok zordur. Bir annenin, bir babanın en önemli görevi, çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.”
Bir süre sustu, bir şey hatırlamak ister gibi düşündü, sonra konuşmaya devam etti:
- Hatta daha da ilerisi için söylediniz; dediniz ki, “Bir ulusun en önemli görevi çocuklarının çocukluğunu doya doya yaşamasına olanaklar yaratmaktır.” Ben bir baba olarak sizi duyduğum zaman kendi kendime düşündüm: Ben bir baba olarak çocuğumun çocukluğunu doya doya yaşamasına fırsatlar yaratıyor muyum? Böyle bir sorunun o zamana kadar hiç aklıma gelmediğini fark ettim. Ben ne yapıyorum, diye düşündüm. Benim yaptığım sanırım birçok babanın yaptığının aynısıydı. Dokuz yaşındaki oğlum ben işten eve gelince beni görmemeye, benden kaçmaya çalışıyordu. Neden kaçmaya çalışıyordu, biliyor musunuz, Hocam?
- Hayır, neden?
- Çünkü onu görünce hemen şu soruyu soruyordum. “Oğlum bugün ödevini yaptın mı?” Tuhaf tuhaf bakıyor, gözünü kaçırıyor, daha da sıkıştırınca, hayır anlamına gelen, “cık” sesini çıkarıyordu. Kızıyordum, söyleniyordum, “Niye yapmıyorsun ödevini!” diyordum. Aramızda sürekli tartışmalar, sürtüşmeler oluşuyordu. Tabii bunun sonucunda bütün aile huzursuz oluyordu.
Burada biraz sustu, soluklandı. Sanki hatırlamak istemediği anılar vardı; onların üstesinden gelmeye çalışıyordu. Sonra konuşmaya devam etti:
- Ben sizin seminerinizden çıktıktan sonra düşünmeye başladım. “Ben ne biçim babayım,” diye kendime sordum. Seminer için geldiğim İstanbul’dan çalışma yerim olan Kayseri’ye gidinceye kadar düşündüm; otobüste bütün gece düşündüm ve sonra kendi kendime dedim ki, eşimle konuşayım, biz birlikte bir karar alalım. Diyelim ki bu çocuk isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama doya doya çocukluğunu yaşasın.
- Radikal bir karar!
- Evet, uçta bir karar, ama bu karar içime çok iyi geldi, Hocam. Gerginliğim, üzüntüm gitti, içim rahat etti. Ben eve gelince eşime dedim ki, hadi gel otur, konuşalım. Yemekten sonra oturduk konuştuk, çocuklar yattı biz konuşmaya devam ettik. Seminerde anlatılanları aktardım, böyle böyle böyle diye izah ettim ona ve en nihayet dedim ki, ya benim gönlümden ne geçiyor sana söyleyeyim. Bizim oğlumuz var ya bizim oğlumuz, o isterse beş yıl sınıfta kalsın, ama çocukluğunu yaşasın! Şimdiye kadar onun çocukluğunu yaşamasıyla ile ilgili pek bir çaba göstermedik, bir bilinç göstermedik, oluruna bıraktık. Gel şimdi değiştirelim bunu.
- Eşiniz ne dedi?
- Hocam biliyor musun ne oldu?
- Ne oldu?
- Karım hayretle bana baktı ve dedi ki, “Bu ne biçim seminer be! Kim bu adam? Öyle şey mi olur; yok bizim ki çocukluğunu yaşayacakmış! Bizim çocuk çocukluğunu yaşarken öbürküler sınıflarını geçecek ilerleyecek! Öyle şey olmaz.”
- Anlıyorum; anne olarak çocuğunun geride kalmasını istemiyor, kaygılanıyor!
- Fakat hocam ben pes etmedim, bırakmadım, mücadeleye devam ettim. Her gün, her akşam gece yarılarına kadar karımla konuştum. Üç gecenin sonunda bana, peki ne halin varsa gör, dedi.
- Pes etti, yani. Peki, sen ne yaptın?
- İşte onu dediği günün sabahı eşofmanımı, ayakkabımı şöyle kapının yanına bıraktım işe gittim; işten dönünce oğlumun gözüne baktım ve dedim ki, oğlum bugün doya doya oynadın mı? Bana hayretle baktı ve “Hayır!” anlamına gelen “cıkk” dedi. O zaman, hadi gel beraber aşağıya ineceğiz, oynayacağız, dedim. Eşofmanımı giydim, ayakkabımı giydim, onunla beraber sokağa çıktık. Pencereden arkadaşları bakıyorlarmış, onlar da sokağa çıktılar; birlikte sokakta oyun oynadık. Akşam saat altıdan sekiz buçuğa kadar sokaktaydık. Eve gelince toz toprak içindeyiz, beraber banyoya girdik, duş yaptık. Havluyla kuruladım, çok mutluyduk ve o günden sonra işten dönünce her gün onunla oynamaya başladım. Her gün, her gün, her gün oynadım. Yedi gün sekiz gün sonraydı galiba, bir gün banyodan çıkarken onu kuruluyorum havluyla, kolumu tuttu, bana döndü ve dedi ki, baba ya, ben seni çok seviyorum. Hocam nefesim durdu, gözüm yaşardı, konuşamadım. Çünkü farkına vardım ki, şimdiye kadar sevdiğini hiç söylememişti. Düşündüm, şimdiye kadar hiç söylemediğinin farkında değildim; belki ömür boyu söylemeyecekti. “Ne büyük tehlike!” diye düşündüm. Ömür boyu onun bana bu cümleyi söylemediğinin farkında olmayacaktım.
- Demek farkına vardın, seni kutlarım. Senin farkına vardığın bu durum birçok anne ve babanın farkında olmadığı gizil, örtük ama önemli bir tehlike!
- İçimde bir şükür duygusu, havluyla çocuğumu kuruladım ve giydirdim ve artık her gün oyun oynamaya devam ettik. Zaman geçti, iki hafta sonra okul, öğretmen veli buluşması için okula davet etti. Daha önceki veli buluşmalarında öğretmen, “Sizin oğlunuz akıllı bir çocuk, ama ödevleri kargacık burgacık yazıyor, dikkat etmiyor. Sınıfta arkadaşlarını rahatsız ediyor, onları itiyor kakıyor, lütfen onunla konuşun. Ödevlerine ilgi gösterin, sınıfta arkadaşlarını rahatsız etmesin. Ödevlerini doğru dürüst yapsın,” demişti. O nedenle öğretmen buluşmasına gitmekten çekiniyordum. Bu davet gelince ben eşime dedim ki, hadi okuldaki buluşmaya beraber gidelim! Yok, dedi, sen tek başına gideceksin, ben gelmeyeceğim.
- Eşiniz gelmek istemedi!
- Hayır istemedi. Ya beraber gidelim, diye ısrar ettim hayır hayır sen yalnız gideceksin dedi. Ben yalnız gittim ve diğer veliler geldikçe sıra bende olduğu halde sıranın arkasına geçtim, sıranın arkasına geçtim ki başka kimse olmadan öğretmenle konuşayım, diye. Mahcup olacağımı düşünüyordum. Her şeyin daha kötüye gittiğini düşünüyordum. En nihayet bütün veliler öğretmenle konuşmalarını bitirip gittiler. Sıra bende! Öğretmenin karşısına geçtim, bana baktı gülümsedi, siz ne yaptınız bu çocuğa, dedi. Hiç cevap vermedim, önüme baktım. Lütfen söyleyin ne yaptınız bu çocuğa, dedi. “Çok mu kötü hocam?” diye sordum. Gülümsedi, hayır, kötü değil, dedi. “Artık sınıfta arkadaşlarını hiç rahatsız etmiyor, ödevleri iyileşti, tam istediğim öğrenci oldu. Ne yaptınız bu çocuğa siz?”
- Herhalde bir baba olarak çok mutlu oldunuz?
- Hocam biliyor musunuz öğretmenin karşısında ağlamaya başladım. İnanamıyordum kulağıma, içimden, vay evladım, biz sana ne yaptık şimdiye kadar, duygusu vardı. Eve geldim, karım yüzüme baktı, gözlerim ağlamaktan kıpkırmızı. “O kadar mı kötü?” diye sordu. Ona da cevap veremedim Hocam, ona da cevap veremedim! Ağladım. Daha sonra anlattım. Hocam onun için sizin elinizi öpmek istedim, teşekkür ediyorum. Benim oğlumun ve onun küçüğü kızımın hayatını kurtardınız. Ailemin mutluluğu kurtuldu. Hakikaten bir insanın anavatanı çocukluğuymuş. Anavatanı mutlu olan bir çocuk çalışmasını, okulunu her şeyini bütün gücüyle yapar ve orada başarılı olurmuş.
“Gel seni yeniden kucaklayayım!” dedim. Kucaklaştık.
“Çocuklar Gülsün diye!” yaşayalım. Çünkü insanın anavatanı çocukluğudur. Çocuklar gülerek, oynayarak büyürse, sonunda büyükler güler. Büyükler mutlu olup gülümseyince tüm ülke, tüm insanlık güler. Çocukların gülmesine hizmet veren herkese selam olsun!
Doğan CÜCELOĞLU