21 Ağustos 2012 Salı

Anne Babalar İçin Okul Rehberliği



DBE ( Davranış Bilimleri Enstitüsü) Çocuk ve Genç Bölümü Klinik Psikolog, Açelya Şahin Fırat'ın soru cevap şeklinde hazırlanmış "Okula Hazırlık " yazısıdır.

• Okul öncesi eğitimin önemi nedir?
Okul öncesi eğitim çocuğun ruhsal ve akademik olarak okula hazır olmasına yardımcı olan bir olgudur. Okul öncesi eğitim alan çocuk, anne-babadan ayrı kalabilmeyi, bireyselleşmeyi, temel kavramları öğrenir; öz bakım, sosyal, dil, ince motor ve kaba motor becerilerini geliştirir. Böylelikle okul öncesi eğitim almış çocuk yaşıtlarına oranla okula daha hazır başlar.

• Anaokuluna başlama yaşı kaçtır?
Bireysel farklılıklar söz konusu olmakla birlikte normal şartlarda 2 yaşından itibaren anneleri ile katılabilecekleri oyun gruplarını, 3 yaşından itibaren yavaş yavaş arttırarak önce 3 tam veya 5 yarım gün, çocuk adapte olmaya başladıktan sonra da 5 tam gün okul öncesi eğitimi öneriyoruz.

• Anne-baba anaokuluna göndermeden önce çocuğun hazır olup olmadığını nasıl anlamalıdır?
• Psikolojisi hazır mı?
Anaokuluna hazır olmak gibi bir kavramdan bahsetmek ne kadar doğru bilemiyorum. Anaokuluna gitmenin amacı zaten çocuğu ilköğretime hazırlamaktır. Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında aslında çocuk anaokuluna ne kadar hazır değilse o kadar çok okul öncesi eğitim alması gerekir. Örneğin, çocuk anneden ayrılamıyorsa, öz bakım becerilerini geliştiremediyse, kurallara uymakta zorlanıyorsa, davranış sorunları, konuşamama problemleri varsa biz özel eğitime başlamadan önce okul öncesi eğitime başlamasını, 2-3 ay çocuğu gözlemlemelerini ve bu sıkıntılar geçmez ise bize tekrar gelmelerini öneriyoruz.

• Anaokuluna uyum sürecinde yaşananlar ve dikkat edilmesi gereken noktalar nelerdir?
• Korkma nedenleri ve bunları yenmesine yardımcı olacak yöntemler nelerdir?
Çocuğunuz için uygun bir okul öncesi eğitim kurumu aramakla başlayacağınız bu süreçte sizi birçok basamak beklemektedir. Okullarla yapılan görüşmeler, karar aşaması, okul gereçlerinin temin edilmesi vs. Tüm bunları yaparken çocuğunuzun bu sürecin en önemli figürü olduğunu unutmamak ve hazırlık aşamalarına onu da dâhil etmek size yardımcı olacaktır. Anaokuluna başlamak üzere olduğunu, tüm bu hazırlıkların onun için yapıldığı çocuğunuza anlatın. Gideceği kurumu belirledikten sonra, tipik bir günün akışı hakkında çocuğunuzu bilgilendirin. Kafasındaki belirsizlik ne kadar az olursa ilk günler o kadar rahat geçecektir. Ona birçok şey öğreneceğini, arkadaşları ile birlikte yeni yeni bir sürü faaliyet yapacaklarını söyleyin.

Okulun ilk günü geldiğinde;

Sabah evden çıkmadan önce çok fazla çatışmaya girmemeye özen gösterin. O günkü tutumu, ruh hali ne kadar olumlu olursa o kadar rahat bir gün geçirir. Bırakın ne istiyorsa giysin, yesin...

Kuruma annesi ve babası ile birlikte giden çocuk kendisini daha çok güvende hisseder. Çok önemli bir işiniz yoksa okulun ilk günü anne ve baba olarak çocuğunuza eşlik edin. Ve eğer mümkünse okul çıkışına da birlikte gidin. Okul sonrasında beraber bir aktivite yapın (yemeğe gitmek gibi) ve okulun ilk günü hakkında sohbet edin. Fakat bu sohbetin bir sorgulama şeklinde olmamasına özen gösterin.

Eğer çok sevdiği bir oyuncağı vs. varsa yanında götürmesine izin verebilirsiniz. İlk günlerde kendini güvende hissetmek için yanında tanıdık bir şeyler bulundurmak isteyebilir.

Ağlıyorsa... Çocuğunuz kadar anne baba olarak siz de bu durumdan pek hoşnut olmayabilirsiniz ki bu çok doğal. Uzun zamandır hayatınızda olan parçanız artık kendi ayakları üzerinde durmaya hazırlanıyor. Fakat bu heyecanınızın ve ayrılmanın beraberinde getirdiği duyguların üstesinden gelmek ve çocuğunuza bu konuda da rol model olmak önemlidir. Böyle bir durumla karşılaşırsanız, anlayışlı ama kararlı olun. “Bugün senin için bir ilk. Kaygılı olmanı anlıyorum ama daha önce de konuştuğumuz gibi senin yaşındaki pek çok çocuğun yaşadığı bir şey bu. Öğretmeninle de tanıştık hatırlıyorsun. Burada yeni arkadaşların olacak. Bence keyfini çıkarmaya bak. Sen de göreceksin burada çok keyifli vakitler geçireceksin. Seni almaya geldiğimde bana neler yaptığını anlatırsın.”

• Onu anaokuluna gitmesi için nasıl ikna edilmeli? Okula gitmek istemiyorum diye direten çocuk nasıl ikna edilmelidir?
Çocuğu “ikna etme” gibi bir amacın olmaması ilk koşuldur diyebiliriz. “İkna etme” dediğimizde başka bir seçeneğin varlığı da söz konusudur çünkü. Eğer anne-baba çocuğun okul öncesi eğitim almasına karar verdiyse başka bir seçeneği olmadığı mesajı çocuğa verilmelidir. 2005 yılından beri çeşitli okul öncesi eğitim kurumlarına danışmanlık veriyorum. Bu zamana kadar çocuğu okula girmemek için ağlama krizi geçiren anne-babaların “Bak yavrum, burada çok güzel vakit geçireceksin, arkadaşların var, öğretmenlerin sana ne güzel şeyler öğretecek, vs. vs. vs.” şeklindeki ikna çabalarına “Aaa tamam o zaman hadi siz gidin. Ben de içeri gireyim.” diye yanıt veren bir çocuğa henüz rastlamadım. Bu sorun, ancak anne-babaların kararlı tavır sergilemeleri ile çözülüyor. Ayrılık merasimini uzatmamak, çocuk fark etmeden kaçmamak (Bu önemli, çünkü genelde böyle yapılır ve çocuğun anne-babaya daha fazla yapışması ile sonuçlanır.), onunla vedalaştıktan sonra okuldan ayrılmak en sağlıklı yoldur.

• Okul ve öğretmen seçiminin çocuğun başarısını etkiler mi? Bu noktada nelere dikkat edilmeli?
• İlkokul seçerken ne gibi noktalar göz önünde bulundurulmalıdır?
• Okulda çocukları tehlikelere karşı korumak imkansızdır, ama anne-baba okul seçimi sırasında dikkat etmesi gereken noktalar neler olabilir? Ve bu konuda neler yapabilirler? Okul içinde çoğun güvenliğini sağlayacak noktalar neler olmalıdır?
• Sizin bu konuda anne-babalara yardımcı olacak önerileriniz.
Her çocuğun ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Dolayısıyla bir çocuk için uygun olan bir okul diğer bir çocuk için hiç uygun olmayabilir. O nedenle okul seçiminde en önemli nokta kendi çocuğunuzu tanımaktır. Örneğin; çocuğun dil gelişimi iyi ise ikinci bir dili öğrenmekte başarılı olma ihtimali yüksektir, o nedenle yabancı dilin ön planda olduğu bir okul düşünülebilir. Çocuğun bedensel hareketliliği fazla ise daha küçük, az mevcutlu ve sportif aktivite imkânlarının fazla olduğu bir okul daha uygun olabilir. Çocuk bedensel enerjisini doğru bir şekilde boşaltabilirse akademik sürece daha iyi odaklanabilir. Aşırı kaygılı bir çocuğun çok kalabalık ve akademik beklentisi yüksek bir okula gitmesi bu sıkıntının daha da belirgin hale gelmesi ile sonuçlanabilir. Çocuğun gelişimi ile sıkıntılar göze çarpıyorsa, konuşma gecikmesi, telaffuz bozukluğu, algılama engeli, dikkat sorunu varsa ideal koşullarda okul öncesinde mutlaka bir uzman tarafından değerlendirilmesi ve bazı durumlarda okula bir yıl daha sonra başlaması gerekebilir. Bu konularda okul öncesi eğitim kurumundaki çocuk psikoloğu veya psikolojik danışman size yardımcı olabileceği gibi üniversite hastanelerinin psikiyatri/psikoloji anabilim dallarından veya özel danışmanlık merkezlerinden yardım alabilirsiniz.
“En iyi okul sizin beklentilerinize ve çocuğunuzun ihtiyaçlarına karşılık verebilen okuldur” tezinden yola çıkarak öncelikle beklentilerinizi ve ihtiyaçlarınızı belirlemeniz ve sonrasında okulları ziyaret ettikçe bu kriterleri ne kadar barındırdığını değerlendirmeniz yararlı olacaktır. Bazı aileler için eve yakınlık en önemli kriterken bazıları için okul binasının sağlamlığı, eğitim kadrosu, rehberlik hizmetlerinin kalitesi veya sosyal aktivitelerin çokluğu en önemli beklenti olabilir. Sonuç olarak size önerim çocuğunuzun özelliklerini doğru tanımlamanız ve bununla birlikte beklenti ve ihtiyaçlarınıza yönelik bir soru listesi hazırlamanız olacaktır.

• Çocukta okul fobisi varsa neler yapılmalıdır? Anne-baba çocuğuna nasıl destek olmalı ve onu sakinleştirmelidir?
Okul fobisi olup olmadığının bir uzman tarafından değerlendirilmesi gereklidir. Çünkü bazen akademik alanlardaki sıkıntılar nedeni ile çocuk kendini okulda yetersiz hissettiğinden okula gitmek istemiyor olabilir. Bu durumda uygulanması gereken müdahaleler farklıdır. Dolayısıyla önce doğru bir teşhis gereklidir. Bunun için uzmanların yaptığı birtakım değerlendirmeler vardır. Eğer okul fobisi veya ayrılma kaygısı söz konusu ise bu durum ailelere verilecek öneriler ile değil bir terapi süreci ile çözülebilir.

• Çocuğa evde nasıl bir çalışma ortamı hazırlanmalıdır?
Eğer evinizin fiziksel koşulları uygun ise ona ayrı bir oda vermeniz oldukça sağlıklıdır. Bu odada çocuğunuz ders çalışırken dikkatini dağıtacak uyaranların olmaması önemlidir. Örneğin, ilköğretim çocuklarının odasına okul dönemlerinde televizyon, bilgisayar, oyun konsolu vs. konmaması daha doğrudur. Ona ayrıca verecek bir odanız yok ise, bu durumda ona özel bir çalışma alanı yaratmanız önemlidir. Onun ders çalıştığı saatlerde eğer aynı odada iseniz televizyon gibi onun dikkatini dağıtacak unsurların olmamasına özen gösterebilirsiniz.

Yeni okul yaşamınız şimdiden hayırlı olsun .

17 Ağustos 2012 Cuma

Kadın Kapısı - C.Y.B.H.Ö.Derneği


“Kız kardeş biz senin için varız.
Sorunlarının çözümü için nereye, nasıl başvuracağını bilmiyorsan, bize danışabilir ve nereye, nasıl gideceğini öğrenebilirsin…
Eğer adını ve adresini açıklamak istemiyorsan, biz senin adına bu ilişkileri kurabiliriz…
Eğer başvurunu yalnız yapmak istemiyorsan, biz seninle gelebiliriz…
Sağlık konusunda öğrenmek istediklerin varsa, bizden bilgi alabilirsin…
Yasal ve insan hakları konusunda destek, yardım bekliyorsan, tüm haklarını aramada sana yardımcı olabiliriz.”
Bunlar, Kadın Kapısı derneğinin kadınlara sesleniş sözleri.

Başlarda bir dayanışma merkezi olarak kurulan ve seks işçilerine cinsel sağlık başta olmak üzere yasal, sosyal, ruhsal çeşitli sorunlarında destek olmayı hedefleyen bir oluşum iken, tüzel bir kimlik kazanmışlar.

İsimleri “Cinsel Yolla Bulaşan Hastalıkları Önleme Derneği” olarak resmileşmiş.

Amaçları: Süreç içinde seks işçilerinin haklarını koruyan, bir dayanışma odağı olarak işlev görecek bir dernek olmak.

Cinsellik, seks , genelev, fahişe gibi sözcükler günlük hayatlarımızda pek kullanmadığımız ve duyduğumuz zaman kızararak başımızı çevirdiğimiz sözcükler. Eğer bu sözcükleri insanlık ve yaşamsal seçim hakları başlıkları ile değerlendirirsek, içinde gizli olan "zorla " "istemeden" "satılarak" "dövülerek" "tehdit edilerek" ve sevdiklerinden "ayrılarak" durumlarının olduğunu görebiliriz.
Dernek her ne kadar seks çalışanlarına destek vermek için kurulmuş olsa da ,sayıları her geçen gün daha da artan ve rapor edilmeyen cinsel taciz -saldırı- şiddet olayları mağdurlarına da ilk yardım merkezi olma özelliğini taşıyor.

Bir de manifesto hazırlamışlar. Sebepleri ve talepleri ile ilgili kısa bir bölüm paylaşıyoruz:

SEBEP
Seks işçileri yüzyıllar boyu toplum sağlığının korunması gerekçesiyle ve ahlaki nedenlerle dışlanmışlar, ayrımcılığa uğramış ve baskı altında tutulmuşlardır.
Fuhuş, toplumsal cinsiyet ve gelir eşitsizliğinin yaygın olarak yaşandığı toplumlarda genellikle kadınların maruz kaldığı bir cinsel şiddet biçimidir.
Seks işçileri çoğu kez kendi onayları dışında ve zor kullanılarak fuhuş yapmak zorunda bırakılırlar ve genellikle ekonomik bir sömürü bu şiddet biçimine eşlik eder.
Gelir eşitsizliğinin sürdüğü, toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanamadığı toplumlarda fuhşun ortadan kalkması mümkün görülmemektedir.
Fuhşun ortadan kaldırılması amacıyla seks işçilerinin çalışma koşullarını kısıtlayan politikalar, onların sağlıksız koşullarda çalışmaları ile sonuçlanmakta, daha fazla şiddete ve sömürüye maruz kalmalarına neden olmakta, fuhşun yer altına girmesi ile birlikte sağlık yönünden seks işçileri daha az denetlenebilir ve ulaşılamaz hale gelmektedir.
İçinde bulundukları kötü koşullar nedeniyle seks işçileri, müşterileri ile güvenli cinsel ilişki konusunda pazarlık edemez duruma gelmekte ve cinsel yolla bulaşan hastalıkların yayılımı kolaylaşmaktadır.

Ülkemizde genelevlerde çalışan yaklaşık 3 bin “Genel Kadın”, gizli fuhuş kapsamında yaklaşık 15 bin “Gizli Fuhuş Kapsamında Genel Kadın” ve yine yaklaşık olarak 80 bin yasadışı olarak çalışan seks işçisi bulunmaktadır. Toplam sayıları 100 bine yaklaşan seks işçilerinin çok az bir bölümü yani sadece yüzde 3’lük bir bölümü yasal olarak genelevlerde çalışabilmektedir. Sayıları 56 olan ülke çapındaki genelevlerde çoğu kez isteseler de seks işçilerine çalışma olanağı sağlanmamaktadır.

Fuhuş konusunda ülkemizde yaşanan diğer önemli sorunların başında çocukların fuhuş sektöründe çalıştırılması ve giderek artan biçimde yabancı seks işçilerinin fuhuş sektöründe yer almaya başlamaları gelmektedir. Yabancı seks işçilerinin bir bölümünün kölelik koşullarında çalıştırılması, bir insan hakları ihlali olan insan ticareti suçunu gündeme getirmektedir.
 
Yukarıda sayılan gerekçeler nedeniyle

MANİFESTO
Seks işçiliği, karar verme yetisi olan yetişkinler arasında para veya mal karşılığı herhangi bir zor kullanma olmadan gerçekleştirilen cinsel hizmet alışverişi olarak tanımlanabilir.
Sokak fahişeliği, eskort hizmetleri, telefon arkadaşlığı hizmetleri, pornografi, erotik dans ve erotik masaj hizmetleri seks işçiliği kapsamında değerlendirilmelidir.
Seks işçileri diğer insanların ve çalışanların sahip olduğu haklarla aynı haklara sahip olmalıdır.
Seks işçilerinin haklarının korunması HIV/AIDS’in önlenmesi ve zararlarının azaltılmasında özel öneme sahiptir. Bu haklarının korunması için seks işçilerinin yasal zeminlerde çalışması esastır.
Seks işçilerinin sağlıklarının ve iyilik hallerinin geliştirilmesi için sağlık ve sosyal destek hizmetlerine ulaşmalarını kısıtlayan engeller ortadan kaldırılmalıdır. 

Sağlıklı ve aydınlık bir toplum için sivil toplum örgütlerini desteklemeyi ilke edinmelisiniz.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Bacakları Olmayan En Hızlı Şey


Oscar Pistorius.
Güney Afrikalı paralimpik koşucu. "Bacakları olmayan en hızlı şey" diye bilinen Pistorius, 100, 200 ve 400 metrede dünya rekoru sahibi ve karbon fiber yapay protez bacakları yardımıyla koşuyor.
En iyi dereceleri: 100 metre 10.91 sn, 200 metre 21.58 sn, 400 metre 45.07 sn olup hepsi de T-44 sınıfında dünya rekoru.

22 Kasım 1986 doğumlu olan bu genç sporcunun henüz 11 aylıkken iki bacağında da fibula kemiği eksikliği tespit edilmiş. Anaokulu dönemine kadar ailesinin ve doktorların özel ilgisi ile fiziksel olarak güçlenmesi sağlanmış ve vücudunu tam bir bütün gibi kullanması öğretilmiş.
11-13 yaşlarında spor hayatına rugby ile başlamış, daha sonra Pretoria Erkekler Okulu su topu ve tenis takımlarında yer almış.

Sporun her dalını çok sevdiğini söyleyen Oscar, lise yıllarında Olimpik Güreş takımına katılmış ve 2003 Haziranı’ndaki ameliyatına kadar aktif spor hayatına devam etmiş. Bu ameliyatta kendisine fiber protez bacak takılmış ve spora sadece atletizm ile devam etme kararı almış.  

Üniversite eğitimini İşletme Bölümü Spor Yönetimi üzerine seçmiş ve fakültenin tesislerinden daha fazla yararlanabilmek için okulunu uzatarak okumaya karar vermiş. 30 yaşında mezun olmanın kötü bir tarafı olmadığını düşünüyor.

Hayat felsefesini "Fiziki engeliniz sizi engelli yapmaz, yapabilirlikleriniz sizi engel tanımaz yapar" üzerine kurmuş.

Olimpiyatlarda yarışmasına, diğer ülke sporcuları tarafından "avantaj" sağladığı iddiaları ile itiraz edilmişti. Hatta bu nedenle 2008 Olimpiyatları’na katılımı engellenmiş, ancak yapılan bir düzine test sonucunda bu durumun bir avantaj olmadığına karar verilmişti.
2012 Olimpiyatları'nda hepimiz Oscar’ı heyecanla izledik. Kimimiz duygusal bağ kurdu ve yakını olan ampute sporcularımızın böyle bir başarıya imza attığını hayal ettik.

Ülkemizde her belediye, kendi ampute sporcuları için olanakları artırmaya uğraşıyor. Bu konuda en çok göze çarpan Ankara Engelliler Gençlik ve Spor Kulübü. Üç ayrı spor dalında yer alıyorlar.
Futbol:
Ampute futbol takımında 21 engelli sporcu var ve geçen sene Avrupa ikincisi olmuşlar.
Basketbol:
Tekerlekli basketbol olarak bildiğimiz bu spor da toplam 16 sporcuları var.
Yüzme:
Henüz sadece 2 sporcu var; ama bu sene sayıyı artırmayı hedefliyorlar.

Kulüp, Türkiye'nin ilk ampute futbol sahasını açmış. Hedefleri bir engelliler spor kompleksi yapabilmek. Bu konuda sponsorlara ihtiyaç var. 

Sporcunun zeki, çevik ve başarılısı çok çalışarak ve imkân sağlanarak oluşur.
İmkânı olan herkesi yaşadıkları bölgenin ampute spor kulüplerine destek vermeye çağırıyoruz.

Çünkü gençlerimiz yarınlarımızdır.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Kusursuz Güzellik Algısı ve Etkileri


"Bir derginin okuyucularına sorduğu sorular üzerine 'beden algısı' ve toplumun/kültürün bu algıya etkileri hakkında bir yazı hazırlamak istedik. 

Toplumda uzun süredir, çokça üzerinde durulan, özelikle reklamlar, magazin haberleri ve hatta eğlence sektörünün altını çizdiği bir kusursuz beden imgesi var.
'Genç kalmak, zayıf olmak, mükemmel ölçülere sahip erkek ve kadın olmak beğenilmek için şarttır' mesajı, kozmetik ürünlerden, yarışma programlarına kadar geniş bir yelpazede tekrarlanmakta.

Çok tanrılı dinlerde güzelliğin sembolü tanrılar ve tanrıçaların özellikleri, hepimize bir kozmetik ürünü kadar yakın sanki. Bu sistemin içinde, bu mesajlarla büyüyen çocuğun, bu sistemi ve mesajı benimseyeceğini düşünebiliriz. Bunu benimseyen çocuk, ileride toplumsal sistemin içinde yer alacaktır.

Birey bu mesajı içselleştirdiğinde toplum da içselleştiriyor demektir. Bunun devamında toplumun desteklediği bu kavramlar bireyin sahip olmak zorunda olduğu ve sahip olursa onaylandığı birer kişilik özelliğiymiş gibi algılanabilir. Bu da, kendimizle ve başkalarıyla olan ilişkilerimize yansıyacaktır.
Kendimizle ilişkimize bakarsak, inancımız: zayıf olursak, güzel oluruz haline gelebilir. Bu inanç, kişide eğer temelde bazı psikolojik sıkıntılar varsa ve bu sıkıntılarla birleşirse, bozuk beden algısına ve farklı yeme bozukluklarına dönüşebilir. Bu kriterlere sahip olmayan kişilerde depresyona, düşük benlik algısına sebep olabilir.

Başkaları ile ilişkilerimize bakarsak, biz de sadece zayıf, güzel ve seksi olan kişileri arkadaş veya sevgili olarak beğenir hale gelebiliriz. Hatta bu görünürdeki kriterler, ilişkimizi belirleyen ana kriterler haline gelebilir. Sonrasında ilişki derinleştikçe, yakınlaştıkça fotoşopsuz ve yakın gözlüğü ile, kusursuz güzellik ve mutluluk olmadığı gerçeği ile yüzleşiriz, kusursuz güzel olanı bulmak ve kusursuz mutluluğa erişmek için yeni ilişkiler ararız.

Daha güzel olunması gerektiği fikri Photoshop'un, daha zayıf olunması gerektiği fikri diyetlerin, yeme bozukluklarının ve daha genç görünmesi gerektiği fikri çocuk yaştaki seksi modellerin, estetik ameliyatların artmasını sağlıyor olabilir. Kusursuz güzelliğe erişmekle, kusursuz mutluluğa erişileceği hatta neredeyse kusursuz kişiliğe erişileceği umudunu besliyoruz.


Bu kusursuz güzellik, zayıflık gibi kavramları besleyen medya ve reklam sektörü, elbette verdiği mesajlardan sorumludur. Bu sorumlulukla hareket etme ve etik kurallara temel insani sorumluluklar dahilinde bakmak önemlidir.

Kahramanlıkların altını çizmek, toplumun gözünde değerli olanın peşinden gitmek medyanın yapabileceği önemli işlerdendir. Medya ve reklamcılık insani özellikleri hedef alır ve bunları gündeme taşırsa, toplum, bu görsellikten içselliğe değişimi takip edecektir.
Haber yapılan; seksi olan değil, yetenekli olan olduğunda gençlik yeteneklerini geliştirip kendini bu yönüyle ortaya koymak, farkını göstermek isteyecektir."

Uzm. Psikolog Asena YURTSEVER,
DBE Yetişkin ve Aile Psikolojik Danışma Merkezi

5 Ağustos 2012 Pazar

Olimpiyat ve Markalaşma Üzerine

2012 Olimpiyat Açılış Töreni sanıyorum herkes için muhteşem bir görsel şovdu. İngiltere'nin ulusal tarihinin zengin sahne dekoru ile birleştirmiş hikâye biçimindeki anlatımı, İngiliz olmayanlar da bile milli duygular uyandırdı sanıyoruz. Gösteriler her ne kadar günümüz teknolojik yaşam figürleri ve vazgeçilmez müzikleri ile bitmiş olsa da benim algıladığım mesaj "tarihte insanlık çok acı çekmiş, çok fakirlik, açlık görmüş, savaşlarla tükenmiş; ama birlik ve bütünlük inancı ile dirilmiş, güçlenmiş. Ve bugün Olimpiyatlara ev sahipliği yapabilecek kadar zenginleşmiş."


İngiltere denince akla ilk gelen markalar, konseptler tek tek bu gösteride yer bulmuştu.
007 James Bond, David Beckham, Paul McCartney, Kraliçe Elizabeth, Queen, Mr. Bean... Ama en çok da Tim Berners Lee. İnternette adres yazarken girdiğimiz "www" (dabıl yu dabıl yu dabıl yu) yazılımını geliştiren kişi.


Açılış töreni 4 saat sürmüş olsa da hazırlıkları yıllar içinde tamamlandı. Tıpkı, olimpiyat sporcularının yıllarca hazırlanmış olması gibi. Olimpiyat oyunlarını diğer uluslar arası sportif karşılaşmalardan ayıran tarafı, ülkeleri rengi, standardları, kültürleri, azmi ve başarıları ile temsil ediyor olmalarıdır. Ve bu temsil, açılış töreniyle başlar.


Markalaşma kültürüne devletçe ve milletçe daha yakın olan ülkelerin, sporcularını birer marka değeri olgusu ile giydirdiğini, tanıttığını görebiliyoruz.

Rüzgar Mira Okan'ın kendi yazısı ile yaptığı "stil analizi" marka değerlerini daha çarpıcı anlatıyor.


İngiltere olimpiyat takımının tüm dallardaki üniformaları Adidas markası altında Paul McCartney'nin kızı, tasarımcı Stella McCartney'e ait. 










İtalya'nın kıyafetleri Armani'den. İtalyan olimpik takımının spor malzemeleri ve açılış gecesinde giyecekleri tüm kıyafetlerin resmi sponsoru da yine Armani oldu. Yelken takımının formaları ise Prada’nın elinden çıktı. 









ABD takım formaları Ralph Lauren'den. Geçiş sırasındaki sporcuların bereleri eleştiri konusu olsa da genel anlamda beğenimi kazandı. Lacivert, kırmızı ve beyazın modası hiçbir zaman geçmez. Formalar ise Nike. Bakalım müsabakalarda Nike, "Turbo Speed Suit" teknolojisiyle de zafer kazanabilecek mi?



San Marino’nun özel kıyafetleri Salvatore Ferragamo'ya ait.













Fransa ekibinin kıyafetleri Adidas imzalı. Fransız binicilik takımının formaları ise tahmin edileceği gibi Hermes’in. Elegan ve sofistike stiliyle Hermes, takımı da sofistike ve elegan gösteriyor.




Bob Marley'in tasarımcı olan kızı Cedella Marley ise Puma için Jameika takımının kıyafet ve üniformalarını tasarladı. Dünyanın en hızlı koşan adamı Usain Bolt giydikleri ve oynadığı reklam filmiyle de adından sıkça söz ettiriyor. Jameika'nın tropik iklimi ve ülke kültürü kıyafet ve renklerini de etkiliyor.





Hollanda renk uyumu anlamında benden tam not aldı, yakalardaki lale çok şık bir detaydı.


Tük Milli takımı klasik renk ve stilde geçişini tamamladı. Sporcuların formaları Lotto ve Sarar'dan. 2020 için bir iddiamızın olmasını istiyorsak sportif başarı dışında daha etkili bir stil kullanmamız şart. 



Bende sınıfta kalanların başında İspanya millileri var. Bu kıyafetler ile travma geçiren sporculara acil psikolog desteği şart. Erkelere kırmızı takım elbise giydirmek mi!  Onu Çin, Rusya  ve Ukrayna takip ediyor. 

Bazı ülke kıyafetleri de gelenekselliği ve kültürümüzü yansıtacağız diye folklör ekibinden halliceydi.

Mesela Malezya'nın kaplan görüntüsü.


Meksika'nın pançoları da "muchas gracias, ben almayayım" dedirtecek türdendi. :)

Nijerya ise geleneksel ama folklör ekibine benzemeksizin hoş gürünüyordu.



En esprili ülke Çeklerdi. Yağmur çizmeleri, şortları ve şemsiyeleri ile gerçekten çok "sevimli"ydi. :)


Stil, kendini ifade ediştir ve 2012 Londra Olimpiyat Oyunları açılış gecesinde de bir kez daha gördük ki her ülkenin kendilerine özgü olanı yansıtması, kendilerini görüntüleriyle ifade edişleri de işte bunun bir göstergesi.

Olimpiyatlar spordan çok daha fazlasıdır. Stil, lüks, moda, marka, pazarlama, reklam...

Karl Lagerfeld ve H&M olimpiyat için özel tasarımlarıyla mağazalardaki yerine çoktan aldı bile.

Bu seneki olimpiyatlar ise marka ve moda anlamında belki de kendinden en çok söz ettiren olimpiyat oyunları. 

2 Ağustos 2012 Perşembe

Dünya Çocuklarının Dostu : Paul Newman

Hollywood’un ünlü aktörü, insan hakları savunucusu, yarış otomobili sürücüsü, 2008 yılında yaşama veda eden Paul Newman, 1988’de bir sabah uyandığında kendini çok hasta hissetmiş.
Hastayken hayattan hiç tat alamadığını fark etmiş.
Düşünmüş; Kendisi bir yetişkin olarak bu kadar umutsuzken, çocuk olanlar kim bilir hastayken yaşamla nasıl başa çıkıyorlar.

Ve işte o an aklından faydalı bir şey yapma fikri geçmiş.
Böylece Paul Newman, yaşamak için düzenli bakıma gereksinim duyan hasta çocuklar için "Serious Fun Children’s Network" isimli gençlik kampını kurmuş. İlki yirmi yıl kadar önce Connecticut’ta kurulan bu okullar, peş peşe çoğalarak sınırları aşmış.



Ve yirmi yıl sonra bu okulların on dördüncüsünü Ürdün Nehri kıyısındaki bir kasabada Ortadoğu’nun hasta çocuklarını mutlu etmek için açılmış. 

Ortadoğu’da kendi türünde bir ilk olma özelliğini de taşıyan bu kamp, yakın coğrafyada yaşayan ve kronik hastalıklardan muzdarip tüm çocuklara hizmet vermeyi amaçlıyor.

Olanaksızlıklar yüzünden  "hayır" cevabına alışmış bu çocuklar okul sayesinde at binme, yüzme, müzik aleti çalma, dans etme gibi eğlenceli bütün etkinlikleri yapabilme şansına sahip oluyorlar.

 Bu okul kurulduktan hemen sonra ilk olarak bir dans yarışması düzenlenmiş ve küçük bir köyde yaşayan kan uyuşmazlığı hastası 18 yaşındaki Zahir bu yarışmanın şampiyonu olmuş. En çok da ailesi ile beraber ilk defa bir faaliyeti beraber yapabildikleri için çok sevinmiş. 

Bu kamp din, dil, ırk gözetmeksizin, sadece çocukların mutlu anlar geçirmesi üzerine kurgulanmış bir okul. Zenginin de fakirin de aynı anda barış içinde beraberce çocukluklarını yaşayabilecek oldukları bu okul yardımseverlerin desteği ile büyümeye devam edecek gibi.

Bir zamanlar yardımseverlik, misafirperverlik dendiğinde akla önce Türkler gelirdi. Türk ne yaparsa bütün dünya konuşurdu.
Bunun devam etmesini sağlamak elimizde.

Yapmamız gereken, çocuk yaşta sosyal sorumluluk bilincinin ne olduğunu anlatmamız ;imkanları paylaşarak kullanmayı öğretmemiz ve çünkü paylaşarak çoğalan tek şeyin Sevgi olduğunu yeni nesillere hatırlatmamızdır. 





30 Temmuz 2012 Pazartesi

Geçmişten Bugüne Kürtaj

Sizlere, bugüne kadar hiç yazılmamış tarihsel olaylar ile kürtajı anlatan çok önemli bir yazıyı sunmak istiyoruz. Değerli hocalarımızdan Prof. Dr. M. Asım Karaömerlioğlu'nun makalesidir.

“Tüm dünyada olan ve insanlığın varoluşundan beri süren bir tartışma kürtaj. Dini, ahlaki, bilimsel, cinsel, ekonomik, nüfusbilim gibi boyutlarıyla hepimizin yaşamına bir şekilde dokunan; dini, etnik, sınıfsal farklılıklar gözetilmeden herkesi ilgilendiren bir konu. ( Halen Katolik Kilisesine bağlı ülkelerde biz de diretilen yasa modeli geçerlidir. Kilisenin dışında kalan entelektüel kesim, bu yasanın değiştirilmesi için senelerdir savaş vermekteler)


Türkiye'de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kürtaj tartışması 1983 yılında belirli kurallar dahilinde serbestleştirilince büyük ölçüde sonlandırıldı. Peki ya ondan önce :


NÜFUS ARTIŞI İÇİN YASAKLAR: Kürtaj meselesi aslına bakılırsa büyük ölçüde nüfusun artırılması, azaltılması bağlamında gündeme geldi. Birinci Dünya Savaşı sonrası hemen her yeri kasıp kavuran nüfus sorunu Türkiye için daha da yakıcı bir şekilde kendini dayatmıştı.
1911'den 1922'ye kadar süren süreçte Osmanlı nüfusu savaş, kıtlık, hastalık, mübadele, tehcir gibi nedenlerle neredeyse yüzde otuzlara varan oranlarda azalmıştı.

Atatürk gibi yeni siyasal rejimin önderleri açısından nüfus meselesi son derece merkezi bir yer işgal ediyordu. Nüfus büyük, zengin ve güçlü bir devlet olmanın birincil şartı gibi algılanmakta, Türk neslinin bekası için elzem görünmekteydi. Bu nedenle ilk elde 1927 yılında bir nüfus sayımı gerçekleştirildi. Çok çocuklu ailelere özendirici mali ve manevi teşvikler getirildi.


1938'de evlenme yaşı erkeklerde 17'ye, kadınlarda 15'e çekildi. Rejimin propaganda organlarında aile, çocuk, evlilik gibi kavramların artık devletin doğrudan ilgi alanına girdiği vurgulanıp bunların sadece ve sadece özel alanla sınırlandırılamayacağının altı çizildi.
Bu vesileyle devlet gebeliği önleyici alet ve ilaçların satılmasını önlediği gibi Osmanlı'dan beri olan kürtaj yasağını da perçinledi. Doğum kontrolü, kürtaj gibi konularda propaganda yapmak bile cezaya tabi hale geldi.


1 Mart 1926'da gündeme gelen 765 sayılı Ceza Yasası'ndaki Kasden Çocuk Düşürmek ve Düşürtmek Cürümleri bölümü "hayat ve vücut bütünlüğü hakkı" gerekçe gösterilerek ilaç ve alet kullanılarak çocuk düşürmeyi yasakladı.Kanunda bu bölümün ismi 1936'da Irkın Tümlüğü ve Sağlığı Aleyhine Cürümler biçiminde değiştirildi ve "..amaç çocuk düşürmenin önüne geçmek ve nesli korumak olduğuna göre.." gerekçesiyle tamamen faşist İtalya'dan esinlenerek revize edilip cezalar ağırlaştırıldı.


Kürtaj 1950'ler sonuna kadar basında hemen hemen hiç tartışılmadı. Daha çok ölümle sonuçlanan kürtajlara dair açılan mahkeme haberleri basında yer aldı.
Doğum kontrolü ve kürtaj gibi meselelerde asıl değişim 1960'lı yılların başlarından itibaren gerçekleşti. Bunun nedeni sağlık hizmetlerindeki gelişmelere paralel olarak çocuk ölümlerinin azalması sonucu nüfusun yılda yüzde iki civarında büyümesi ve nüfus artışının getireceği sosyal ve ekonomik problemlerden duyulan korkuydu.


İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Brleşik Devletleri (ABD) önderliğinde azgelişmiş ülkelerin nüfusunun azaltılması politikalarının da küresel bazda nüfus meselesine bakış açısını değiştirdiği gözleniyordu.  Bu nedenle 1965 yılında kabul edilen Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile nüfusu artırıcı politikalar terk edilerek, gebeliği önleyici alet ve ilaçların ithali, dağıtımı ve kullanımı yasak olmaktan çıkartıldı.

1974 : Türk Tabipleri Birliği başkanı Dr. Erdal Atabek devletin "tıbbi sosyo ekonomik ve moral değerlere dayanan kürtajı bir devlet hizmeti olarak saymak ve ücretsiz yapmak.." zorunda olduğunu vurguladı. Türk Tabipleri Birliği'nin doktorlar arasında yaptırdığı ankette yüzde 94'lük bir oranda kürtajın yasallaşması gerektiği dile getirildi.


Türkiye'de kürtaj yaptıran kadınların çok önemli bir bölümünü evli kadınlar oluşturmaktaydı.
Bir araştırmaya göre 1970'li yılların başında toplam 1.5 milyon doğum, 500 bin civarında da düşük olmaktaydı. 1979'da yapılan tahminlere göre yılda 500 bin düşük yapılmakta, bunlardan 25 bin civarinda kadın hayatını kaybetmekteydi. 1979 itibariyle dünyada 20 milyon kürtaj yapıldığı düşünülürse Türkiye'de bu rakamın yüzde 2'si gerçekleşmekteydi.

Türkiye nüfusunun o yıl itibariyle 43 milyonla dünya nüfusunun yüzde biri olduğu dikkate alınırsa kürtaj oranı dünya ortalamasının iki katı diye düşünülebilir.
1980'lerin sonlarında 500 bin düşük olduğu, her 100 doğuma karşı 26 isteyerek yapılan kürtaj olduğu söyleniyordu. Kürtajın yasak olması yüzünden her yıl 10 ila 15 bin kadın düşük yaparken hayatını kaybetmekte, en az bir o kadar kadın da sakat kalmaktaydı.


Bunun nedeni onbinlerce kadının sık sık "kibrit çöpü, sabun fitili, tavuk tüyü, ayakkabı cirişi, şiş, tığ, saç tokası, firkete, derece, çeşitli ilaç karışımlarından yapılan fitiller, bitki kökleri, fındık, patates, çivi, süpürge çöpü, sardunya çiçeği sapı, çıra, çöven kökü" gibi maddeler kullanarak ilkel metodlarla ve merdiven altı muayehanelerdeki gayri hijenik koşullarda adeta intihar edilircesine düşük yapmaya çalışmasıydı.


İşin traji komik yanı, kanunen yasak olmasına rağmen bu denli yaygın yapılan kürtaj yüzünden mahkemelere inanılmaz az sayıda vakanın intikal etmesiydi. 1969'da tahminen 270 bin vakanın sadece 19'u mahkemelere yansıyordu.  Füsun Önal, Müjde Ar gibi sanat dünyasının önde gelen isimleri magazin dergilerine verdikleri mülakatlardan dolayı kürtaj yapmaktan savcılıklara çağırılıp, ifadeleri alınabiliyordu!


Öte yandan, merdiven altına itilmek zorunda bırakılan bu yaygın pratiğin yarattığı korkunç bir kayıtdışı ekonomiden de söz etmek gerekiyor. Yasadışı yapılan kürtajlar haliyle pahalı yapılıyor, bugünkü parayla yüzmilyonlarca liralık bir kayıtdışı sektör oluşuyordu. İronik olan, kürtajın "kağıt üzerindeki" soyut yasadışılığı, "gerçek hayatta" somut cinayetlere ve soyguna yol açıyor, bu durumun gerçek bedelini de asıl yoksul halk kesimleri üstlenmek zorunda kalıyordu!
YASA KALKSIN: 1960'lar ve 1970'lerde kürtaja dair yoğun tartışmalar bir dizi somut yasal öneri ve girişimi beraberinde getirdi. 1971 Şubat'ında gerçekleşen Sağlık Şurası "bedava kürtaj" hakkını benimsedi. Aynı yılın Haziran'ında İçel Milletvekili Celal Kargılı kürtajın yasallaştırılması için kanun teklifi verdi.
Görüldüğü gibi kürtajın serbestleştirilmesine dair düşünce ve pratikler 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce gündeme geldi ancak darbe sonrasında bir ara bu meselenin yasal bir zemine çekilmesine yönelik ilgi arttı.
Konunun burada tartışıldığı 24 Nisan günü dışarıda "yüz milyonluk Türkiye" sloganı atan kişilere rastlandı ama nihayet 27 Mayıs 1983'de 2827 sayılı "Nüfus Planlaması Hakkında Kanun" yayınlandı ve aynı yılın Kasım başında Türkiye'de kürtaj belirli kurallar dahilinde uygulanmaya başlandı.
Bu konuda eğitimli personel bulunabilmesi ve hastanelerin duruma adaptasyonu oldukça uzun yıllar almıştır. 1980'lerde günlerce sıra beklemek sıkça yaşanan olaylardan biri olarak karşımıza çıkar. Yasada hak olmasına rağmen hastaneler bu konuda pek çok zorlaştırıcı pratikler sergilediler.
Uluslararası Nüfus Planlaması Federasyonu'nun (IPPF) 1994 yılında çıkardığı bir rapora göre, Türkiye ve Yunanistan Avrupa'da kürtajın en yaygın yapıldığı ülkelerdir!


GÜNÜMÜZDE: Başbakan Tayyip Erdoğan'in kürtaja yönelik tavrı aslında yıllar süren mücadeleye rağmen muhafazakar kesimde bu konuda fazla bir zihniyet değişikliği olmadığının göstergesidir.
Erdoğan'in ideolojik "hocası" Necmettin Erbakan başbakanlık yaptığı dönemde "kürtajın kadını rencide edeceğini," kadınların "asli görevinin çocuk bakmak" olduğunu söylemiştir.
En yaygın İslami mezheplerden Hanefi mezhebi dört aya kadar süre tanıyor. Bu süre Hambeli ve Şafi mezheplerinde bir ay olup, Maliki mezhebince kürtaj tamamen yasaktır.


PERSPEKTİF:  İslam dini kürtaj olayını cenin değil, anne perspektifinden değerlendiriyor. 1972 yılında Rabat'da IPPF tarafından toplanan konferansta değişik Müslüman ülkelerden 30 kadar din bilgini İslamiyet'de dört aya kadar kürtajın olabileceği konusunda genel olarak bir uzlaşma sağlamışlardır.
Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde bile çok çocuk vurgusu yaptığı biliniyor. Bunun nedeni de Türkiye nüfusunun da giderek yaşlanacağı ve nüfus artış hızının şimdiden azalmaya başlamasıdır.


Sosyal yapısı ağırlıklı olarak bir tarım toplumu olan eski Türkiye ile günümüz koşulları arasında doğurganlık açısından neredeyse taban tabana zıtlıklar mevcuttur. Tarım toplumlarında çok çocuk yapmak aileler için ekonomik rasyonalitesi olan bir olgudur. Çocuğun ana babaya masrafı yok denecek kadar azdır, çok çocuk ucuz emek demektir ve aynı zamanda geleneksel toplumlarda "arkası kuvvvetli" aile imajı için işlevseldir.


Oysa günümüz modern kent toplumlarında çocuk çok büyük bir masraf kapısı olduğu gibi, hemen hemen aileye ekonomik getirisi yok gibidir.  Bir ülkenin gücünün nüfusunda olduğu da yanılsamadır; bir dönem hızla artan nüfus daha sonra yaşlandığı zaman içinden çıkılması son derece güç sorunları gündeme getiriyor. Avrupa ve Japonya'nın durumları ortadadır. Üstelik çok nüfus dünya kaynaklarının hızla tükendiği bir dünyada küresel sorunlara da yol açıyor.


Nüfusun niceliği meselesini tam olarak görmezden gelmesek bile, asıl mesele nüfusun niteliğidir. Ulus devletlerin nüfusa ilişkin kısa dönemli siyasal kaygılarını bir tarafa bırakıp küresel ölçekte yeni ve sürdürülebilir politikalar geliştirilmesi tüm dünyada yaşayan insan dahil bütün canlılar için son derece önemlidir. (MAK/BA)