30 Temmuz 2012 Pazartesi

Geçmişten Bugüne Kürtaj

Sizlere, bugüne kadar hiç yazılmamış tarihsel olaylar ile kürtajı anlatan çok önemli bir yazıyı sunmak istiyoruz. Değerli hocalarımızdan Prof. Dr. M. Asım Karaömerlioğlu'nun makalesidir.

“Tüm dünyada olan ve insanlığın varoluşundan beri süren bir tartışma kürtaj. Dini, ahlaki, bilimsel, cinsel, ekonomik, nüfusbilim gibi boyutlarıyla hepimizin yaşamına bir şekilde dokunan; dini, etnik, sınıfsal farklılıklar gözetilmeden herkesi ilgilendiren bir konu. ( Halen Katolik Kilisesine bağlı ülkelerde biz de diretilen yasa modeli geçerlidir. Kilisenin dışında kalan entelektüel kesim, bu yasanın değiştirilmesi için senelerdir savaş vermekteler)


Türkiye'de Cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan kürtaj tartışması 1983 yılında belirli kurallar dahilinde serbestleştirilince büyük ölçüde sonlandırıldı. Peki ya ondan önce :


NÜFUS ARTIŞI İÇİN YASAKLAR: Kürtaj meselesi aslına bakılırsa büyük ölçüde nüfusun artırılması, azaltılması bağlamında gündeme geldi. Birinci Dünya Savaşı sonrası hemen her yeri kasıp kavuran nüfus sorunu Türkiye için daha da yakıcı bir şekilde kendini dayatmıştı.
1911'den 1922'ye kadar süren süreçte Osmanlı nüfusu savaş, kıtlık, hastalık, mübadele, tehcir gibi nedenlerle neredeyse yüzde otuzlara varan oranlarda azalmıştı.

Atatürk gibi yeni siyasal rejimin önderleri açısından nüfus meselesi son derece merkezi bir yer işgal ediyordu. Nüfus büyük, zengin ve güçlü bir devlet olmanın birincil şartı gibi algılanmakta, Türk neslinin bekası için elzem görünmekteydi. Bu nedenle ilk elde 1927 yılında bir nüfus sayımı gerçekleştirildi. Çok çocuklu ailelere özendirici mali ve manevi teşvikler getirildi.


1938'de evlenme yaşı erkeklerde 17'ye, kadınlarda 15'e çekildi. Rejimin propaganda organlarında aile, çocuk, evlilik gibi kavramların artık devletin doğrudan ilgi alanına girdiği vurgulanıp bunların sadece ve sadece özel alanla sınırlandırılamayacağının altı çizildi.
Bu vesileyle devlet gebeliği önleyici alet ve ilaçların satılmasını önlediği gibi Osmanlı'dan beri olan kürtaj yasağını da perçinledi. Doğum kontrolü, kürtaj gibi konularda propaganda yapmak bile cezaya tabi hale geldi.


1 Mart 1926'da gündeme gelen 765 sayılı Ceza Yasası'ndaki Kasden Çocuk Düşürmek ve Düşürtmek Cürümleri bölümü "hayat ve vücut bütünlüğü hakkı" gerekçe gösterilerek ilaç ve alet kullanılarak çocuk düşürmeyi yasakladı.Kanunda bu bölümün ismi 1936'da Irkın Tümlüğü ve Sağlığı Aleyhine Cürümler biçiminde değiştirildi ve "..amaç çocuk düşürmenin önüne geçmek ve nesli korumak olduğuna göre.." gerekçesiyle tamamen faşist İtalya'dan esinlenerek revize edilip cezalar ağırlaştırıldı.


Kürtaj 1950'ler sonuna kadar basında hemen hemen hiç tartışılmadı. Daha çok ölümle sonuçlanan kürtajlara dair açılan mahkeme haberleri basında yer aldı.
Doğum kontrolü ve kürtaj gibi meselelerde asıl değişim 1960'lı yılların başlarından itibaren gerçekleşti. Bunun nedeni sağlık hizmetlerindeki gelişmelere paralel olarak çocuk ölümlerinin azalması sonucu nüfusun yılda yüzde iki civarında büyümesi ve nüfus artışının getireceği sosyal ve ekonomik problemlerden duyulan korkuydu.


İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika Brleşik Devletleri (ABD) önderliğinde azgelişmiş ülkelerin nüfusunun azaltılması politikalarının da küresel bazda nüfus meselesine bakış açısını değiştirdiği gözleniyordu.  Bu nedenle 1965 yılında kabul edilen Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ile nüfusu artırıcı politikalar terk edilerek, gebeliği önleyici alet ve ilaçların ithali, dağıtımı ve kullanımı yasak olmaktan çıkartıldı.

1974 : Türk Tabipleri Birliği başkanı Dr. Erdal Atabek devletin "tıbbi sosyo ekonomik ve moral değerlere dayanan kürtajı bir devlet hizmeti olarak saymak ve ücretsiz yapmak.." zorunda olduğunu vurguladı. Türk Tabipleri Birliği'nin doktorlar arasında yaptırdığı ankette yüzde 94'lük bir oranda kürtajın yasallaşması gerektiği dile getirildi.


Türkiye'de kürtaj yaptıran kadınların çok önemli bir bölümünü evli kadınlar oluşturmaktaydı.
Bir araştırmaya göre 1970'li yılların başında toplam 1.5 milyon doğum, 500 bin civarında da düşük olmaktaydı. 1979'da yapılan tahminlere göre yılda 500 bin düşük yapılmakta, bunlardan 25 bin civarinda kadın hayatını kaybetmekteydi. 1979 itibariyle dünyada 20 milyon kürtaj yapıldığı düşünülürse Türkiye'de bu rakamın yüzde 2'si gerçekleşmekteydi.

Türkiye nüfusunun o yıl itibariyle 43 milyonla dünya nüfusunun yüzde biri olduğu dikkate alınırsa kürtaj oranı dünya ortalamasının iki katı diye düşünülebilir.
1980'lerin sonlarında 500 bin düşük olduğu, her 100 doğuma karşı 26 isteyerek yapılan kürtaj olduğu söyleniyordu. Kürtajın yasak olması yüzünden her yıl 10 ila 15 bin kadın düşük yaparken hayatını kaybetmekte, en az bir o kadar kadın da sakat kalmaktaydı.


Bunun nedeni onbinlerce kadının sık sık "kibrit çöpü, sabun fitili, tavuk tüyü, ayakkabı cirişi, şiş, tığ, saç tokası, firkete, derece, çeşitli ilaç karışımlarından yapılan fitiller, bitki kökleri, fındık, patates, çivi, süpürge çöpü, sardunya çiçeği sapı, çıra, çöven kökü" gibi maddeler kullanarak ilkel metodlarla ve merdiven altı muayehanelerdeki gayri hijenik koşullarda adeta intihar edilircesine düşük yapmaya çalışmasıydı.


İşin traji komik yanı, kanunen yasak olmasına rağmen bu denli yaygın yapılan kürtaj yüzünden mahkemelere inanılmaz az sayıda vakanın intikal etmesiydi. 1969'da tahminen 270 bin vakanın sadece 19'u mahkemelere yansıyordu.  Füsun Önal, Müjde Ar gibi sanat dünyasının önde gelen isimleri magazin dergilerine verdikleri mülakatlardan dolayı kürtaj yapmaktan savcılıklara çağırılıp, ifadeleri alınabiliyordu!


Öte yandan, merdiven altına itilmek zorunda bırakılan bu yaygın pratiğin yarattığı korkunç bir kayıtdışı ekonomiden de söz etmek gerekiyor. Yasadışı yapılan kürtajlar haliyle pahalı yapılıyor, bugünkü parayla yüzmilyonlarca liralık bir kayıtdışı sektör oluşuyordu. İronik olan, kürtajın "kağıt üzerindeki" soyut yasadışılığı, "gerçek hayatta" somut cinayetlere ve soyguna yol açıyor, bu durumun gerçek bedelini de asıl yoksul halk kesimleri üstlenmek zorunda kalıyordu!
YASA KALKSIN: 1960'lar ve 1970'lerde kürtaja dair yoğun tartışmalar bir dizi somut yasal öneri ve girişimi beraberinde getirdi. 1971 Şubat'ında gerçekleşen Sağlık Şurası "bedava kürtaj" hakkını benimsedi. Aynı yılın Haziran'ında İçel Milletvekili Celal Kargılı kürtajın yasallaştırılması için kanun teklifi verdi.
Görüldüğü gibi kürtajın serbestleştirilmesine dair düşünce ve pratikler 12 Eylül 1980 askeri darbesinden önce gündeme geldi ancak darbe sonrasında bir ara bu meselenin yasal bir zemine çekilmesine yönelik ilgi arttı.
Konunun burada tartışıldığı 24 Nisan günü dışarıda "yüz milyonluk Türkiye" sloganı atan kişilere rastlandı ama nihayet 27 Mayıs 1983'de 2827 sayılı "Nüfus Planlaması Hakkında Kanun" yayınlandı ve aynı yılın Kasım başında Türkiye'de kürtaj belirli kurallar dahilinde uygulanmaya başlandı.
Bu konuda eğitimli personel bulunabilmesi ve hastanelerin duruma adaptasyonu oldukça uzun yıllar almıştır. 1980'lerde günlerce sıra beklemek sıkça yaşanan olaylardan biri olarak karşımıza çıkar. Yasada hak olmasına rağmen hastaneler bu konuda pek çok zorlaştırıcı pratikler sergilediler.
Uluslararası Nüfus Planlaması Federasyonu'nun (IPPF) 1994 yılında çıkardığı bir rapora göre, Türkiye ve Yunanistan Avrupa'da kürtajın en yaygın yapıldığı ülkelerdir!


GÜNÜMÜZDE: Başbakan Tayyip Erdoğan'in kürtaja yönelik tavrı aslında yıllar süren mücadeleye rağmen muhafazakar kesimde bu konuda fazla bir zihniyet değişikliği olmadığının göstergesidir.
Erdoğan'in ideolojik "hocası" Necmettin Erbakan başbakanlık yaptığı dönemde "kürtajın kadını rencide edeceğini," kadınların "asli görevinin çocuk bakmak" olduğunu söylemiştir.
En yaygın İslami mezheplerden Hanefi mezhebi dört aya kadar süre tanıyor. Bu süre Hambeli ve Şafi mezheplerinde bir ay olup, Maliki mezhebince kürtaj tamamen yasaktır.


PERSPEKTİF:  İslam dini kürtaj olayını cenin değil, anne perspektifinden değerlendiriyor. 1972 yılında Rabat'da IPPF tarafından toplanan konferansta değişik Müslüman ülkelerden 30 kadar din bilgini İslamiyet'de dört aya kadar kürtajın olabileceği konusunda genel olarak bir uzlaşma sağlamışlardır.
Tayyip Erdoğan'ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde bile çok çocuk vurgusu yaptığı biliniyor. Bunun nedeni de Türkiye nüfusunun da giderek yaşlanacağı ve nüfus artış hızının şimdiden azalmaya başlamasıdır.


Sosyal yapısı ağırlıklı olarak bir tarım toplumu olan eski Türkiye ile günümüz koşulları arasında doğurganlık açısından neredeyse taban tabana zıtlıklar mevcuttur. Tarım toplumlarında çok çocuk yapmak aileler için ekonomik rasyonalitesi olan bir olgudur. Çocuğun ana babaya masrafı yok denecek kadar azdır, çok çocuk ucuz emek demektir ve aynı zamanda geleneksel toplumlarda "arkası kuvvvetli" aile imajı için işlevseldir.


Oysa günümüz modern kent toplumlarında çocuk çok büyük bir masraf kapısı olduğu gibi, hemen hemen aileye ekonomik getirisi yok gibidir.  Bir ülkenin gücünün nüfusunda olduğu da yanılsamadır; bir dönem hızla artan nüfus daha sonra yaşlandığı zaman içinden çıkılması son derece güç sorunları gündeme getiriyor. Avrupa ve Japonya'nın durumları ortadadır. Üstelik çok nüfus dünya kaynaklarının hızla tükendiği bir dünyada küresel sorunlara da yol açıyor.


Nüfusun niceliği meselesini tam olarak görmezden gelmesek bile, asıl mesele nüfusun niteliğidir. Ulus devletlerin nüfusa ilişkin kısa dönemli siyasal kaygılarını bir tarafa bırakıp küresel ölçekte yeni ve sürdürülebilir politikalar geliştirilmesi tüm dünyada yaşayan insan dahil bütün canlılar için son derece önemlidir. (MAK/BA) 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder